Looser

Ertuğrul Özkök, gazetesinin yazarlarının sitemize bu kadar sık konuk olmalarını kıskanıp benim neyim eksik demiş olacak ki bugünkü yazısında:

Tarihin tanıdığı en bahtsız siyasi “Looser”ım, kimseye hayrım dokunmaz.



demiş.

Uzatmayacağım; Özkök, aslında "loser" yazmaya çalışıyor. Ne hikmetse fazladan bir "o" ekleme ihtiyacı hissetmiş. Hakkını yemeyelim, bu konuda tek hata yapan o değil ki, Oxford Dictionary'nin "loose" maddesinde şöyle bir ibare var.

red hot chilli image"The words loose and lose are different and should not be confused". Tercümesi: bunlar ayrı kelimeler, karıştırmayın diyor. Siz siz olun, ona loser olduğunu söylemeyin, o kendisinin İngilizce bildiğini zannediyor.

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Prometheus Anka Kuşu'na binerse

Burhan Ayeri de yazarken benzetme yapma, örnek verme tutkusuna yenik düşmüş ve bugünkü yazısında Hanefi Avcı'yı bakın kime benzetmiş:

Hep bir Promete -Prometheus- çıkmış ve 'Sönmeyen ateşi' harlayıp 'Küllerinden yeniden doğmuştur'

Sanırım Avcı'nın, başına gelenlerden sonra daha güçlü bir şekilde yeniden ayağa kalkacağını anlatmak istemiş. İstemiş de, Prometheus benzetmesi buraya pek oturmamış. Prometheus'un ateşle olan ilişkisi hırsızlık boyutunda. Kendisi Zeus'tan falan ateş çalmasıyla tanınan mitolojik bir kahramanımız. Bunun dışında yanıp da küllerinden tekrar doğma gibi bir fonksiyonu yok. O durumu biz genelde Anka Kuşu ismindeki mitolojik yaratık için kullanıyoruz. Ayeri'nin, kulağına bir yerlerden, Prometheus'un ateşle bir hikayesi olduğu çalınmış, ondan sonra da kalkıp, küllerinden doğmak metaforuna Prometheus'u oturtmuş. Bize de okuyup, iç çekmek kalmış...

Masraflar ne tutar?

Bu sefer bir eleştiri yapmayacağım. Sadece merak ettiğim bir konu olduğu ve Yılmaz Özdil altını çizerek belirttiği için sorgulama ihtiyacı hissettim. Özdil bugünkü yazısında Savarona yatının yıllık masrafını :

İşin külfet boyutunu defalarca yazdık, alt tarafı 900 bin dolar civarında yıllık masrafı var; devlet için çok cüzi bi rakamdır, ayıptır...

Diyerek, 900 bin doları telaffuz etmiş. Savarona'nın işletmecisi Kahraman Sadıkoğlu da yat için şimdiye dek 50 milyon dolar masraf yaptığını ve yıllık masrafının 3 milyon dolar olduğunu söylüyor. Ben de merak ediyorum, bu yatın yıllık masrafı ne kadar?

Bu arada, biraz sözleşmeler hukuku biliyorsam ve Sadıkoğlu dediği gibi 50 milyon dolar harcama yapmışsa "alın yatınızı, verin paramı" demesi de yüksek bir ihtimal. Veya bir yüce gönüllülükle devletime feda olsun da diyebilir. Bekleyip göreceğiz ama yine de soruyorum. Bu yatın yıllık masrafı ne kadar?

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Güldü, "Kolay" dedi.

Can Ataklı aralarında bağlantı olan iki ayrı yazı ile konuğumuz oluyor. Bu yazıların başlıbaşına bir makale konusu olması hasebiyle ayrı bir değeri var. "Türkiye'de Köşe Yazarlarının Dramatizasyon Yeteneği" isimli bir panel düzenlenirse bu iki Ataklı yazısına bir tam gün ayrılmalı.

Geçelim yazılara. Ataklı, ilk yazısında bomba uzmanı köpeklerden ve aldıkları eğitimden bahsediyor. Bahis konusu olayla ilgili bir ayrıntıyı aşağıdaki şekilde anlatıyor.

Bomba köpekleri, bombayı bulduklarında hareketsiz kalıp eğiticisinin gelmesini beklermiş. Buna karşın narkotik köpekleri ise uyuşturucuyu buldukları yeri eşelemeye başlarmış.

Nedeni basit: Bomba köpeği bulduğu bombayı eşelemeye kalkarsa bomba patlayabilir. Narkotikte böyle bir tehlike yok.
“İyi de” dedim “Bombaya dokunmamasını nasıl öğretiyorsunuz?” Polis güldü, “Kolay” dedi. Köpekler bomba kokusunu alıyor, arıyor sonra onu alıp bakıcısına götürüyor ve hediyeyi kapıyor. Bir süre sonra bu oyuncakların içine gerçek patlayıcı konuyormuş. Köpek oyuncağı bulup patisiyle veya ağzıyla dokununca patlıyormuş.

Ayın 27'sindeki yazısında ise yazarın yukarıdaki ifadeleri içeren yazısına emniyetten bir düzeltme geliyor. Köpeklere, bu şekilde canlarını acıtacak bir uygulamanın yapılmadığını bomba eğitiminin verilmesinde hayvana zarar vermeyecek yöntemlerin kullanıldığını vurgulayan bir açıklama bu.

Peki, Can Ataklı bu düzeltmeyi nasıl yayınlıyor. Okuyalım, aşağıdan:

Köpek eğitim merkezi yetkilileri, benim başka bilgilerden değerlendirdiğim (derlediğim olacak-Muhtesip'in notu) bir noktaya çok üzülmüşler. O da şu: Köpeklerin buldukları bombayla oynayıp patlatmalarına karşı, eğitilirken, oyuncakların zararsız biçimde patlatıldığını yazmıştım.
Bunu da o sırada sormadığım için internetteki bir bilgiden derlemiştim.

E sayın Ataklı, ayın 24'ündeki yazınızda bu bilgiyi size konuştuğunuz bir polisin verdiğini söylemiştiniz. İlk alıntının altını çizdiğim bölümü öyle diyor. Hatta siz "köpekler bombaya dokunmamayı nasıl öğreniyor" demişsiniz de polis önce gülmüş, (belki sigarasından da bir nefes çekmiştir) sonra "kolay" deyip olayın nasıl olduğunu anlatmıştı ya. Şimdi, 3 gün sonra 27'sindeki yazınızda bu bilgiyi internetten almıştım diyorsunuz. Bir yazarın kendi yazısını 3 gün sonra yalanlaması mı, masa başında kes-yapıştır gazeteciliği yapıp sonradan bilgiyi haberin kaynağından almış pozu çekmesi mi, üstelik bir de bunu teatral bir çerçeve içine oturtarak yedirmeye çalışması mı, hangisi daha trajikomik ben bilemedim.

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Parklarımız kayboldu, hükümsüzdür.

Kimi çevrelerce "Kültür cumhurbaşkanı" olarak nitelendirilen Doğan Hızlan'ın 24 Eylül tarihli yazısı yazarın kültürü açısından değil belki ama yazısında da belirttiği "doğuştan İstanbullu"luğu hakkında bende derin şüpheler uyanmasına yol açtı. Ne demiş yazar:

Gülhane Parkı’ndan başka şehir içinde park yok. Yeşillik de yok.

Şimdi bir dakika, başka bilgi kaynaklarına başvurmadan hemen aklıma gelenleri sıralayayım: Yıldız Parkı, Emirgan Korusu, Maçka Parkı, Ulus Parkı... Eminim biraz daha irdelesem daha da çıkacak. Burada duralım ve şu soruları atıverelim ortaya: Köşe yazarlarımız, böyle çiçek böcek bir konu için bile neden yanılgıya düşürecek benzetmeler kullanmaya bu kadar meraklılar? İstanbul'un yeşilliklerle dolu olmadığını anlatmak için -her ne kadar bu görüşe çok katılamasam da- böyle arkası boş, bu kentte yaşayan herkesin doğru olmadığını hemen anlayabileceği abartı ötesi bir ifade neden kullanılır? Bu basit mevzuyu bile yanlış argümanlar kullanmadan anlatma yeteneğinden yoksun muyuz? Yakışıyor mu "doğuştan İstanbullu" "kültür cumhurbaşkanı"mıza?
orman resmi

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Gazete Okumayan Gazeteciler - 2 - Hıncal Uluç

Hıncal Uluç 21 Eylül tarihli yazısında Bilkent Senfoni'nin baş kemancısı Server Ganiev'in vefatını Cumhuriyet gazetesinde Evin İlyasoğlu'nun yazısından öğrendiğini anlatıyor. Bu girişten sonra, ikoncanların bütün ayrıntılarını verdiği halde Ganiev ve torunu kemancı Elvin Hoksa gibi şahısları halka tanıtmayan medya adına özeleştirimsi kısa bir şeyler yazmış. Medyanın popüler kültür ikonlarına yoğunlaşması meselesini bir tarafa bırakıp, Hıncal Uluç'un kendi adına yapması gereken bir özeleştirinin daha var olduğunu belirtelim. Ne demişti Uluç:

Uçakta Cumhuriyet okuyordum. Evin'in (İlyasoğlu) yazısından öğrendim, Server Ganiev'in öldüğünü...

Bu ibare bize gösteriyor ki sürekli başka gazetecilere gazetecilik dersi veren, devamlı olarak "gazetecilik öldü artık" şeklinde tespitlerde bulunan büyük yazar pek fazla gazete okumuyor. Hatta kendi çalıştığı gazeteyi bile okumuyor. Neden mi? Çünkü Ganiev'in vefatı 5 Eylül tarihli Sabah gazetesinde şu şekilde yer almıştı. Yani Hıncal Uluç çok uzağı değil, 5 Eylül günü kendi gazetesini okusaydı Ganiev'in öldüğü bilgisine 15 gün önce ulaşacaktı.
İnsan düşünmeden edemiyor; Hıncal Uluç uçakta - büyük ihtimalle vakit geçirmek için eline bir Cumhuriyet gazetesi almasa- bu kadar sevdiğini söylediği Ganiev'in vefatını ne zaman öğrenecekti acaba? Şimdi haksız mıyız gazeteciler gazete okumuyor demekte? Kendi gazetelerini bile...

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Yandaş AKP vatandaşı

Bu sitede aslında sadece köşe yazarlarının yazılarını ele almaya karar vermiştim. Ama bazen köşe yazarları okurlarından gelen öyle enteresan tanımlamalarla dolu mektupları yayınlıyorlar ki onlara da yer vermeden geçemiyorum. Yazılarını genelde okurlarından gelen mektuplara dayandıran Yalçın Bayer 22 Eylül tarihli yazısında bir okur mektubuna yer vermiş. Okurun Ak Parti'ye oy vermiş bir başka kişiden bahsederken kullandığı tanımlama hakikaten enteresan:

NAMAZINDA, niyazında, yandaş bir AKP vatandaşı bana ağlaşıp duruyordu

Sanırsınız AKP diye bir ülke kurulmuş, bu kişi de onun vatandaşı, üstelik de yandaş. Medyanın yandaşı bitti şimdi oy verdiği partiden dolayı mı insanlara yandaş sıfatı yakıştırıyorsunuz desek, AKP diye bilmediğimiz bir ülke mi var ki, bu insan onun vatandaşı desek. Ne desek boş...

miting

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Ha Sırp, Ha Yugoslav

Hürriyet yazarı Mehmet Y. Yılmaz 20 Eylüldeki yazısında Basketbol Şampiyonası'nda elde edilen başarının ülke tanıtımına katkısının olmayacağını iddia ederken, bu tezini bir argümanlada desteklemek istiyor ve diyor ki:

Sırbistan'a giden turist sayısı internette var, bakın bakalım şampiyon oldukları yıllardan sonra artış olmuş mu?

Tezin doğruluğu veya yanlışlığı ile alakalı tartışmayı başkalarına bırakıp, ileri sürülen argümanın sıhhatine işaret etmek istiyorum. Yılmaz diyor ki, kardeşim Sırbistan Dünya Basketbol Şampiyonası'nda şampiyon olduktan sonra turist sayısı mı artmış, dünya çapında daha mı çok tanınmış. Üstelik Yılmaz gayet cesaretle ekliyor ki, açın interneti bakın öyle olmadığını göreceksiniz.

Ben de saygıdeğer yazarımızın dediğini yaptım. Açtım interneti baktım. Az gittim, uz gittim, çok aradım, çok taradım. Ama Sırbistan'ın basketbolda bırakın Dünya Şampiyonluğunu, Avrupa Şampiyonu olduğu bir turnuvaya bile rastlamadım. Dolayısıyla turist sayısı arttı mı azaldı mı onu da bilemiyorum. Yılmaz'ın aklı büyük ihtimalle eski Yugoslavya'nın aldığı şampiyonluklarda kaldı ve "canım bu Sırp'larda zamanında Yugoslav değil miydi, onlar da kesin sonradan şampiyon olmuşlardır" diye düşündü. Araştırmaya, incelemeye gerek duymadan tezini bu argümanın üstüne kurdu. "Açın interneti, bakın" falan diye meydan okumalar...

Cesurcaydı; tebrik ederim. Bir de benim gibileri kılçıklık yapmasa ne güzel olurdu yerdi herkes değil mi?

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Aday olunca almış sayılır.

Güneri Cıvaoğlu'nun "banko" (ne demekse) aktörünün Daniel Day Lewis olduğunu bugünkü yazısından öğrenmiş olduk. Her halde en beğendiğim aktör demek istedi. Ben de bunu okuyunca bu kadar "gusto" sahibi, "janjan"lı bir yazar tarafından takdir edilmiş olması nedeniyle Lewis namı hesabına sevindim, mutlu oldum. Gelin görün ki, Civaoğlu'nun bir sonraki cümlesiyle sevincim kursağımda kaldı (Yazının bundan sonrasını Daniel Day Lewis okumasın lütfen) çünkü

Onun oynadığı 7 Oscar’lı “Babam için” diye tercüme edilen “In the Name of the Father” filmi IRA ile PKK arasındaki paralelleri düşündürüyor.


Cıvaoğlu, maalesef "banko" "aktörünün oynadığı ve yazısına konu ettiği filmin 7 Oscar ödülü aldığını zannediyor. Oysa ki film 7 dalda Oscar almadı, 7 dalda Oscar'a aday oldu. Peki kaç tane mi aldı? Ben de severim bu filmi ama maalesef aday oldukları dallardan hiç birinde Oscar alamadı.

Kırmızı nerede?

Önceleri Hıncal Uluç'a "Gazete Okumayan Yazarlar" başlığı altında yer vermiştim. Kendisi sanırım gittiği filmlerin isimlerini de pek okumuyor. Hadi gazeteleri asistanı Yasemin'e okutuyor, asistanı gözünden kaçırınca da "kendisi de gözden kaçırmış sayılıyor." Peki, film izlemeye sinemaya gittiğinde afişlere de mi bakmıyor veya film başlayınca jeneriklere de mi dikkat etmiyor, bu enteresan. Uzatmayayım, Uluç bir film yazısında

Kırmızı Ejderha Dövmeli Kız'dan söz ediyorum.

demiş. Filmin İngilizce'den çevrildiği adı, Ejderha Dövmeli Kız. Filmin adında renk unsuru belirtilmemiş. Sitenin Hıncal Uluç başlıkları ile dolmaması için 24 Eylül tarihli yazısı ile ilgili bir notu buraya düşmek istiyorum. Resident Evil serisinin sonuncu filmine gitmiş Hıncal abi.

Benim sonuncudan haberim oldu, o da 3 boyutlu diye.

Anlatıyor kendisi. İyi de bir çok özelliğinin yanı sıra aynı zamanda büyük bir sinema eleştirmeni (!) olan size, sinemayla aranıza koyduğunuz bu geniş takip mesafesini pek yakıştıramadım. Yoksa artık sadece 3 boyutluları mı takip ediyorsunuz? O zaman "tek boyutlu" filmlerle alakalı müthiş eleştiri yazılarınızdan mahrum kalacağız demek ki. Yazık bize...



Ejderha Dövmeli Kız film posteri

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Gazete Okumayan Gazeteciler - 3- Can Ataklı

Can Ataklı 24 Eylül'deki yazısında (bu arada bir yazı bu kadar mı bereketli olur? Bkz. Güldü, "Kolay" dedi) okurunun gönderdiği iki adet "fıkra" gibi olayı bizlerle paylaşmak istemiş.

Okurlardan Doğan Kapkıner gerçekten “fıkra gibi” yaşanmış iki olay göndermiş. Sizlerle de paylaşmak istedim:
1- Datça'da çocuklar mercekle karıncaları öldürmeye kalkarlar. Karıncalar ölmez ama tutuşan otları söndüremeyince yangın başlar.
2- Marmaris’te teyzem üzerinde Kuran yazıları olan kâğıtları “kimse basmasın günahtır” diye bir kenarda yakıp imha etmek ister. Başarır da ama o tutuşturma bir yangına dönüşür.

Hemen söylemeliyim ki 1 no'lu olayı ben de ilk defa duyuyorum. İlginçliğine binaen aradım taradım, hiç bir kaynakta bulamadım. Araştırmacı gazeteci genlerine sahip olmadığım için bulamadığımı düşünüp kendimi avutabilirim. Bu durumda Can Ataklı'nın okuruna inanmaktan başka ne gelir elden?

Ben birinci olayı bilmememi anlayabilirim de Can Ataklı'nın televizyonların haber bültenlerine bile konu olan ikinci olayı bilmemesini, okurundan öğrenmesini ve sonra herkesi kendi gibi "habersiz" zannedip bizimle paylaşmak istemesini... İşte bunu anlayamam. Can Ataklı, isterse okurundan öğrendiği, üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş bu haberin ayrıntılarını aşağıdaki linklerden öğrenebilir.

Avustralya Üniversitesi?

Güneri Cıvaoğlu, okuduğu bir kitabın yazarı olan profesör Riaz Hassan'ı anlattığı yazısında, yazarın biyografisinden bahsederken, Hassan'ın yıllarca Avustralya Üniversitesi'nde ders verdiğini söylüyor.

Avustralya Üniversitesi isminde bir eğitim kurumunun var olduğuna dair kafamda beliren şüphe, Cıvaoğlu gibi batıya açık bir yazarımızın böyle bir ucubeye imza atmayacağı düşüncesiyle yok olur gibi olduysa da yine de bu durum Riaz Hassan'ın internet sitesine göz atmama engel olmadı. Civaoğlu da öğrensin diye söylüyorum: Avustralya Üniversitesi diye bir üniversite yok; bahsedilen üniversite Güney Avustralya'daki Flinders Üniversitesi.

Fatmagül'ün Suçu Ne - Peki Bizim Suçumuz Ne
Hürrem Sultan'ın Oğulları
Muhteşem Yüzyıl - Muhteşem Sayı
Urfa'da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik
YGS - Merkezi Sınav Sistemi Nerede Var

Irak Tezkeresi

Masada karşımızda oturanların önünde bilinçli bir dirençle dik duramıyoruz.

Bir örnek vermek istiyorum.

Ünlü politikacı rahmetli Osman Bölükbaşı'nın oğlu diplomat Deniz Bölükbaşı Irak savaşı öncesi Amerikalılara masada kök söktürdü. İnanılmaz bir dirençle ve ustalıkla götürdü müzakereleri.

Türkiye'nin istediği her koşulu en ufak ayrıntılarına kadar dünyanın en iyi müzakerecileri olan Amerikalı diplomatlara kabul ettirdi.

Ama Irak tezkeresi AKP içinden torpillendiği için Meclis'te reddedildi ve Deniz Bölükbaşı'nın bütün çabaları boşa gitti.

Ve Türkiye Irak'ta ve Ortadoğu'da bütün ağırlığını yitirdi.
Tufan Türenç - 9 Şubat 2004

Önce şu soruyu kendi kendimize soralım:

‘‘Eğer CHP yürekli ve dirençli bir tutumla karşı çıkmasaydı da 1 Mart tezkeresi Meclis'te kabul edilseydi toplum olarak bugün hangi trajedileri yaşıyor olacaktık?''

Şimdi dürüstçe vicdan süzgecinden geçirerek bu sorunun yanıtını verelim:

Irak bataklığına boğazımıza kadar batmış olacaktık.

Her gün Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden Irak'a gönderilmiş Mehmetçiklerin cenazelerini gözyaşları içinde karşılayacak, şehitlerimizi içimiz parça parça olarak düzenlediğimiz cenaze törenleriyle toprağa verecektik.

Geride acılı analar, babalar, eşler, nişanlılar, yavuklular ve babasız mini mini yavrular kalacaktı.

Ülkemizde denetimimiz dışında üsler kurulmuş, buralarda binlerce Amerikan askeri konuşlanmış olacaktı.

Tayyip Bey'in kendini Amerika'ya affettirmek için Meclis'ten alel acele geçirdiği ama Kürt aşiretlerinin karşı çıkması sonucunda işe yaramayan ikinci teskere nedeniyle olaya kıyısından köşesinden bulaşmamıza rağmen yine de terör örgütlerinin hışmından kurtulamadık.

100'e yakın masum insanımızı yitirdik.

Ya tam bulaşsaydık da Irak'ta işgal ordusu içinde yer alsaydık ne olacaktı? Terörün tam hedefi olacak ve çok acı faturalar ödeyecektik.

Belki Amerika arada bir kuru kuru sırtımızı sıvazlayıp ‘‘Aslansınız, kaplansınız'' diye teselli edecekti ama dünyada nefret edilen işgalci ülkeler içinde yer alacaktık.

* * *

Bu gerçekleri vicdanımızda enine boyuna bir tartalım.

Tayyip Bey inanın çok şanslı bir insan. Her gün şehit cenazelerinin düzenlendiği bir Türkiye'de AKP'nin halinin ne olacağını düşünebilir musunuz?

Böyle bir Türkiye'de Tayyip Bey bırakın meydanlarda kasım kasım kasılmayı sokaklara bile çıkamazdı.

Onun için yatsın kalksın CHP'ye dua etsin diyorum.
Tufan Türenç - 22 Mart 2004

Okuldan Çok Cami Olan Ülke

Tufan Türenç demografik bilgi vermiş:

Çünkü Türkiye'de bugün 67 bin okul varken resmi rakamlara göre 80 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise tam 120 bin cami var.

Türkiye, dünyada mabedi okulundan fazla olan tek ülke.

2011 rakamlarıyla da olsa Bangladeş'te 80 bin civarı okula karşılık 250 bin cami mevcut.
Beytü'l-Mükerrem Camii - Bangladeş

Çerkez Özdenler

Tufan Türenç Gedikpaşa Tiyatrosu'nun tarihine değinmiş:

İşte bu günlerde Gedikpaşa Tiyatrosu'nda ilgiyle izlenen ‘‘Özdenler’’ oyununu Abdülhamid'in jurnalcileri, oyunda Çerkeslere bağımsızlık isteniyor diye jurnal ettiler. Oyunun Osmanlı Devleti'ni parçalamak amacını güttüğünü söyleyerek padişahı iyice öfkelendirdiler.

Ahmet Mithat Efendi'nin yazdığı oyunun adı Özdenler değil Çerkez Özdenler'dir. Özden, köle olmayan sınıftan kimselere verilen isimdir.
Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi

Mağdur Sayısı

Tufan Türenç, Prof. Dr. Yücel Aşkın hakkındaki davayı tarihe geçirmekte kararlı:

Türkiye'de 418 mağdurlu bir dava hiç olmadı.

Muhtesip hatırlatma servisinden bir örnek gelsin:

Yimpaş davasında yaklaşık 150 bin mağdur vardı.

Musul Vilayeti

Tufan Türenç Musul petrollerinin akibetini anlatmış:

Yıl 1926...

Türkiye-Irak-İngiltere arasında Misak-ı Milli sınırları dışında kalan Musul petrolleri karşılığında Türkiye'ye 25 yıl süreyle Irak'ın alacağı payın yüzde 10'unun verilmesi konusunda bir anlaşma yapılıyor.

Musul ve Kerkük, Misak-ı Milli sınırları içindeydi. Misak-ı Milli değil Türkiye'nin sınırları dışında kalmışlardır.
musul vilayeti
Osmanlı Musul vilayeti - 1900

İntifada Ne Demek

Tufan Türenç intifada kelimesinin anlamına değinmiş:

Ve 13 yıl sonra ikinci ‘‘İndifada'' başladı.

İndifada Arapça silkinme anlamına gelir. Filistinlilerin İsrail işgaline karşı yürüttükleri başkaldırıya verilen isimdir.

Türenç kelimenin anlamını doğru yazmış ama kelimenin kendisini yanlış yazmış. Vezninin de gereği olarak انتفاضة kelimesi Türkçe intifada ya da intifâda diye yazılır.

İlk Türk Kadın Tiyatrocu

Tufan Türenç Türk tiyatro tarihine değinmiş:

Bir sessizlik olur. Gazi, Bedia'nın da trupla gelmiş olduğunu öğrendikten sonra Muvahhit'e dönerek, ‘‘Niçin karınızı sahneye çıkarmıyorsunuz? Ben onu Ateşten Gömlek filminde gördüm, çok başarılıydı’’ der.

Hemen otele dönülür, oynanacak oyunun başrolü için hiç tiyatro deneyimi olmayan Bedia bir gecede hazırlanır. Çıkar oynar ve büyük bir başarı kazanır.

Gazi Paşa'nın bu yönlendirmesiyle Bedia Hanım ile yasak kırılır ve Türk kadınları artık korkusuzca sahneye çıkarlar.

1922 yılında, bir yıl sonra cumhuriyeti kuracak, cumhurbaşkanı seçilecek ve geriye kalan 15 yıllık ömrüne hálá birçok islam ülkesinin yapmaya bile cesaret edemediği reformları sığdıracak olan Gazi Mustafa Kemal'in dünya görüşü de budur.

Cumhuriyetin kurulmasına, Atatürk'ün Cumhurbaşkanı seçilmesine 1 yıl yoktur. Ateşten Gömlek filmi 1923 yapımıdır. Rahmetli Bedia Muvahhit de ilk tiyatro oyununa 1923 yılında çıkmıştır.
Ateşten Gömlek - 1923

İran Arap Mı

Tufan Türenç Arap ülkelerinden söz açmış:

Bakın bu olayda Arap ülkeleri nerede duruyorlar?
İran: “Siyonist rejimin insanlık dışı eylemi.” Tahran’da 100 kişi BM önünde İsrail’i kınadı.
Mısır: “Cinayet.” 70 kişi dışişleri bakanlığı önünde İsrail’i kınadı.
Ürdün: 2 bin kişi protesto gösterisi yaptı. İsrail bayrağı yakıldı.
Lübnan: “Lanetliyoruz.”
Suriye: “Kınıyoruz.”
Öteki Arap ülkelerinden bu cılız sesler bile çıkmadı.

İran, Arap ülkesi değildir.
İran bayrağı

Şark Meselesi

Tufan Türenç şark meselesinin tarihini ele almış:

Şark meselesi’, emperyalist ülkelerin Osmanlı'yı yok etme politikası olarak tanımlanabilir. Bu deyim, ilk kez 1815 Viyana Kongresi'nde Rus delegeleri tarafından kullanıldı.

Osmanlı topraklarının dağılımı meselesi 1815 Viyana Kongresi'nde ele alındı ama kongrede "Şark Sorunu" ("Orient Question", "Question d'Orient") ifadesi kullanılmadı. Bkz. Viyana Kongresi metni

Bu ifade ilk defa 1822 yılındaki Verona Kongresi'nde kullanılmıştır.
Verona Kongresi

Bir Koyundan İki Post


CHP Tarihine Giriş

Tufan Türenç CHP'nin 1999 genel seçiminde baraj altında kalması üzerine şu tespiti yapmış:

Meclis'te partilere ait odalar belirlenirken kapılardaki CHP yazıları indiriliyordu.

CHP'ye ait olan mekánlar Meclis'e yeni giren MHP'ye veriliyordu.

Böylece cumhuriyet kurulduğundan bu yana ilk kez CHP'nin adı Meclis'ten siliniyordu.

1980-1992 tarihleri arasında da CHP'nin adı mecliste yoktu.
Cumhuriyet Halk Partisi

Çetin Altan

Tufan Türenç Çetin Altan'dan bahsetmiş:

Ben hep bir sürü yetenekli kalem erbabının ekmeğini gazetecilikten kazanmak zorunda kalmasına yanarım.

Örneğin bir Çetin Altan köşe yazarı olmasaydı belki o güzelim günlük yazılarından yoksun kalırdık ama edebiyatımız çok sayıda eşsiz yapıt kazanırdı.

Kim bilir, o olağanüstü kalemiyle ne nefis romanlar, öyküler, tiyatro yapıtları armağan ederdi Türk edebiyatına...

Çetin Altan gibi kim bilir daha ne isimler ölümsüzleşirdi bizim yokuş insanlarının arasından...

Çetin Altan Türk edebiyatına zaten 6 roman, 10 deneme, 8 tiyatro yapıtı ve daha pek çok edebi eser vermiştir. Sayın Türenç'in nezdinde ölümsüzleşebilmek için daha kaç eser vermesi gerektiğini bilemediğimiz için daha fazla ayrıntıya giremiyoruz ama mesela ilk romanı olan Büyük Gözaltı birkaç dile çevrilmiş, Orhan Kemal ödülü almış ve Fransız liselerinde seçmeli ders olarak okutulmuştur.
kalem

Dünya Uçak Kaçırma Rekoru

Tufan Türenç, Türkiye'de 1998 yılında meydana gelen uçak kaçırmalarından bahsetmiş:

Ama bu olaydan ders alınmadığı, son bir yıl içinde ülkemizde tam dört uçak kaçırma olayının gerçekleşmesinden anlaşılıyor.

Bu bir dünya rekorudur.

1969 yılında ABD'de 30'un üstünde uçak kaçırma olayı gerçekleşti.

Bkz. Profiling and criminal justice in America: a reference handbook

Obruk Barajı

Tufan Türenç'in, Refahyol hükümetinin ardından yönelttiği eleştirilerden bir demet:

Ama merak ediyorum, perşembe günü 1993-97 arasında enerji yatırımlarını durduran kafalar acaba ne yapacak?

Çok değil, bir hafta sonraki yazısı:

Özellikle Çiller 1993-1996 arasında enerji için çivi çaktırmadı.

Erbakan'ın da günahı büyük ama Çiller'inki kadar değil. O hiç değilse Bursa santralının temelini attırdı.

Türenç kendi kendini tekzip etmiş. Ama unuttuğu bir şey daha var. Obruk Barajı'nın yapımına da 1996 yılında başlanmıştır. Bkz. Devlet Su İşleri Resmi Sitesi.

Kızılırmak üzerinde başlanan Obruk Barajı için bu yıl bütçeden sadece 3 milyar Lira ayrıldı.
4 Haziran 1996 tarihli Milliyet, sayfa 7, 'Damızlık Üreten Şehir' başlıklı haber

O. Henry Hikayeleri

Tufan Türenç O. Henry'nin ne kadar verimli bir yazar olduğunu anlatmakta eksik kalmış:

381 öyküye imza atmış olan O.Henry'nin yaşamı, aslında tam bir drama.

381, O. Henry'nin sadece New York'ta bulunduğu 18 yıl içinde yazdığı hikaye sayısıdır.

O. Henry ömrü boyunca 600'e yakın hikaye yazmıştır.
O. Henry