Hariçten İhtisap 1

"Hariçten İhtisap" başlığı altında iddialı köşe yazarlarının tarafımızca değil çeşitli mecralarda başkalarınca tespit edilmiş hatalarına yer veriyoruz.

Bu tespitimiz İzlenimler adlı blogdan:

.....Ya benim okuduğum kitap yanlış, ya da Engin Ardıç Büyük Mal kitabını okumamış yahut kitabın içeriği külliyen değişmiş. “Açın romanı bakın” demesinde bir ironi yoksa, herhalde öncelikle kendisinin açıp Büyük Mal’ı okuması gerekir. Bir Kemal Tahir hayranı için Büyük Mal’ın okunmamış olması da ciddi bir durumdur ama şimdilik onu görmemiş olalım.

Kabarcıktan Kubbeler Yapmak

Oktay Ekşi 31 Ekim 2010 tarihli yazısında okurlarına veda etti. Muhtesip olarak böyle değerli bir velinimeti kaybetmekten ötürü ne kadar üzüldüğümüzü anlatamam. Umarım en kısa zamanda yeni bir mecrada yazmaya başlar, blogumuza da can katmayı sürdürür. Gelelim içeriğe. Bakalım ne demiş:

BAZEN habbenin (dam-lacığın) kubbe, kubbenin de habbe yapıldığı dönemlerden geçersiniz.

Muhtesip olarak Ekşi'nin kast ettiği söz öbeğiyle ilgili yorum yapmadık ve yapmayı düşünmüyoruz çünkü sadece nesnel bilgi hatalarını tespit etmenin peşindeyiz. Burada bizi ilgilendiren yalnızca "habbeyi kubbe yapmak" deyiminin yanlış anlaşılmış ve üstelik okurlara da yanlış izah edilmiş olması.

kubbeHabbe söz konusu deyimde dam-lacık ya da damlacık değil su kabarcığı anlamındadır. Zira su kabarcığı yarımküre şeklindedir. Kubbe de yarımküre şeklindedir, ki gökyüzünden dahi kubbe diye bahsedildiği olur. İşte 'habbeyi kubbe yapmak' da niteliksel benzerliğe sahip iki nesne arasındaki nicelik farkını abartı suretiyle ortadan kaldırmak anlamına gelir. Oktay Ekşi'nin anlatmaya çalıştığı da budur. Arz ederim.



Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Kusursuz Sorumluluk

Şükrü Kızılot 30 Ekim 2010 tarihli yazısında Türkiye'nin turizm gelirlerine değinmiş.

Yazının sonunda verilen tablo ise tutarsız.


2001'de sadece 3,5 milyon turist gelmiş. 2002 bu sayı aniden 151 milyona çıkmış. 2003'te ise 16 milyona inivermiş. Bu çılgınca dalgalanmaya rağmen gelir ivmesinde ciddi bir hareketlilik olmamış.

Nacizane bir tahminle söz konusu rakamların 13 milyon, 15 milyon ve 16 milyon diye sıralandığını düşünüyorum. Bu hata bizzat Şükrü Kızılot'tan kaynaklanmasa bile Oktay Ekşi'den öğrendiğimize göre en azından basılmadan birkaç saat önce Kızılot'un dikkatine sunulmuş olmalı, ki bu da sayın Kızılot'un en azından ihmali olduğunu gösterir.


Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Profesyonel Mükemmeliyetçi!

Oktay Ekşi, bugün, daha önceki bir yazısında kullandığı bir ibare ile alakalı olarak bir özür kaleme aldı. Özrü ve ayrıntılarını yazıdan öğrenebilirsiniz. Benim takıldığım nokta ise, özür yazısındaki enteresan noktalar. Ekşi diyor ki :

Konuşmacılar gibi yazarlar da son cümlenin “vurucu” olmasını isterler. Çünkü dinlediğiniz konuşmanın yahut okuduğunuz yazının deyim yerindeyse tadı o son cümlededir.

Meali, benim aslında söyleyeceğim bir cümlem var, ama ne yapayım, ben bir başyazarım, gazetenin bana tahsis ettiği arsayı doldurmak zorundayım, o bir cümleyi söyleyebilmek için bir dolu laf salatası yapıyorum.


Bize yani Hürriyet’in köşe yazarlarına kendi yazılarını, “eğer ifade düşüklüğü, bilgi yanlışı, eksik anlatım gibi bir kusur varsa düzeltmesi için” bir fırsat verilir yani ya evine gazetenin erken baskıları gönderilir veya yazısı fakslanır.

Bu profesyonel mükemmeliyetçiliğin gereğidir ve yıllardır yapılır.

Biz yazarlar -en azından ben öyleyimdir- geç vakit de olsa, o metni bir kere daha gözden geçiririz. Zaman olur yazıya ilave yaparız. Zaman olur yazının bütününü değiştiririz. Zaman olur içindeki bir ifadeyi yeterince açık yahut çarpıcı bulmaz, onun yerine başka bir cümle yazarız.

Bu "profesyonel mükemmeliyetçiliğin" sonuçlarını blogumuza misafir olan Hürriyet yazarlarının sayısından anlayabilirsiniz. Bir de yazıları tekrar okuma fırsatı verilmese bu yazarlara, ne olurdu, çok merak ediyorum. Yalnız, böyle "profesyonel bir çifte kontrol mekanizmanız" olduğunu öğrendim ya, artık harf hatası bile yapsanız buradasınız. Hatta hemen bugünkü yazınızdan bir örnek çalışma yapalım :

Ertesi sabah gazetede kendi yaptığım değişikliği görünce “Galiba kantarın topunuzu kaçırmışız” dedim ama iş işten geçmişti.

"Topunuzu" değil Oktay Bey, "topuzunu" olacak.  Gazetedeki arkadaşlara söyleyin, akşamları yazınızı size biraz erken göndersinler çünkü belli ki düzeltmeler bayağı bir vakit alıyor...






Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Çankaya Tepesi Kadar Türk

Güneri Cıvaoğlu 29 Ekim 2010 tarihli yazısına şöyle başlamış:

Paris Opera Genel Müdürü Serge Lifar “büyük” bir balet.

Büyük bir balet olduğu doğru ama Paris Opera Genel Müdürü değil. Ünvanlarını tam Fransızcasıyla söyleyeyim, sayın Cıvaoğlu iyi bir tercümana danışıp öğrensin: Premier danseur - Maître de ballet. Devam edelim:

"Bir dansöz egzersizi bıraktığı zaman ölmüş demektir.
Çalışmadığım gün yoktur.
Bazı gün 10 saat çalışırım.
Şimdiye kadar yaptığım sıçramaları toplasanız Venüs ile Dünya arasına sığmaz."

diyormuş bu balet. Hoppala! Koskoca "genel müdür" oldu mu dansöz? Tabi dansöz kelimesini bizim gibi sefil avam oryantalci zanneder, sayın Cıvaoğlu mutlaka o kelimenin Fransızcadan mehaz anlamını kullanmıştır diyecektim ama danseuse Fransızcada dansçı anlamına gelen kadınlara mahsus bir kelime. Erkekler için danseur kullanılıyor. Yine tutmuyor. Türkçe dansçı kelimesi varken hiç böyle dallandırıp budaklandırmaya gerek yoktu ama ne yapalım; sayın Cıvaoğlu'nun yüksek düzeyi yüzünden hep bunlar.¹

Elbette Atatürk ender zekâlardan biri...Kültür birikimi müthiş... “Atatürk’ün okuduğu kitaplar” konulu master tezi, bu gerçeği ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Öyle bir yüksek lisans tezi yok. "Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar" adlı eserlerden ilki yakın zamanda kaybettiğimiz Gürbüz Tüfekçi'ye ait. Tüfekçi yüksek lisansını 1970'lerde tamamlamıştır. Kitap ise 1983 basımı. Bir de Anıtkabir Vakfı'nın bastırdığı aynı adda bir eser var ama o da yüksek lisans tezi değil. Cıvaoğlu muhtemelen, her ne kadar yüksek lisans tezi olmasa da Enis Şahin'in “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar ve Okuma Sevgisi Üzerine Bir İnceleme - Doç.Dr. Mahmut Pehlivan Armağanı" adlı akademik çalışmadan bahsediyor.

Cumhurbaşkanı Köşkü’nün bulunduğu Çankaya 814 rakımlı tepe diye de anılır.
Aslı 1071 metre...

Cıvaoğlu haklı. Bu konu hakkında Çankaya'dan yapılan son resmi açıklama o yönde. Gazeteler de 7 Ocak 2010 tarihinde haberi aynen öyle geçmişler ama ondan tam 3 gün önce Hasan Cemal ile Cengiz Çandar'ın sayın Cumhurbaşkanımızla yaptığı görüşmede Cumhurbaşkanımız bu yüksekliği 1041 olarak belirtmiş. http://www.tccb.gov.tr/mulakatlar/360/56172/cnn-turk.html hatta Cengiz Çandar 5 Ocak 2010 tarihli köşe yazısında da bu hususu belirtmiş. Arada geçen 2-3 günde her ne olmuşsa Çankaya 30 metre yükselmiş ve Malazgirt'e tekabül etmiş ama tabi sayın Cıvaoğlu bunları takip edip gerçekçiliğini sorgulamak zorunda değil. Bakınız görevini ne güzel özetlemiş:

Yazıya noktayı koyuyorum, 1071 rakımlı tepede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 29 Ekim davetine gidiyorum.
“Sokak yazarlığı”, olaylara yerinde tanık olmaksa, Köşk davetinde bulunmak da bu tanıma girmiyor mu?
Ayrıca gazetem için muhabirlik de yapacağım.

Uğurlar ola.


¹Cıvaoğlu kaynak olarak "Hıfzı Topuz; GÜLÜMSEYEN ANILAR- Remzi Kitabevi 2010" eserini göstermiş. Taksiratı Hıfzı Topuz'un boynuna...

Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Peki Ya Cumhuriyet?

Yılmaz Özdil 29 Ekim 2010 tarihli yazısında her zamanki gibi bir dizi malumatfüruşluk yapmış:

Venizelos, İngilizlerle işi bağlamıştı, “Takıl bana, seni İzmir’de krallar gibi yaşatıcam” dedi, tuttu kolundan bu kazmayı, İzmir’i işgal ettirdi. İngilizler Venizelos’u kullanıyor, Venizelos İngilizleri kullanıyordu. Anadolu’da gözü yoktu, n’aapsın çorak toprakları, patlıcan ekecek değildi herhalde, hiç acelesi de yoktu, gözü İstanbul’daydı. Osmanlı paketlendikten
sonra, kurşun bile sıkmadan oturduğu Ege’nin ve ardından İstanbul’un tapusunu alma niyetindeydi.

Yılmaz Özdil gibi tescilli İzmir uzmanı bir yazar bu hatayı nasıl yapar? İzmir'in tarıma elverişli alanı Yunanistan'ın hele ki o zamanki Yunanistan'ın toplam tarıma elverişli alanından çoktur. Hatta ilk çağlarda Yunanlılar toprakları kayalık olduğu için kendilerini denizciliğe verip Akdeniz'in her yerine koloni kurmuş olmakla ünlüdür. Verimli olan Anadolu toprağıdır. İzmir'in çoğu ırmakların taşıdığı alüvyonlardan oluşur, ki olabilecek en verimli topraktır. Devam edelim:


Bizim İngiliz kuklası padişah, Mustafa Kemal’e idam fermanı çıkardığında... Öbür kukla Aleksandros, sarayında, sevgili köpeği Fritz ile oynuyordu; bi de maymunu vardı, Moritz.

Maymun Moritz, köpek Fritz’i kıskandı, saldırdı, Kral araya girdi, ayırmaya çalıştı, maymun dolmuş iyice tabii, bu saatten sonra kralını tanımam dedi, Kral’a da girişti... Kral’ın yüzü gözü haşat oldu, kan revan... Maymun köpeği öldürdü, askerler de maymunu vurdu.
Gel gör ki, kan zehirlenmesi olmuştu, İzmir’i işgal emrini veren kukla, bağıra bağıra öldü.


İşin magazince yansıtılmış halini değil aslını anlatalım: Aleksandros sarayında değil arazide yürüyüş yaparken ısırıldı. Köpeğine yaklaşan bir maymunu sopasıyla dürtecek olur ve bir diğer maymun (evet bir maymun daha var) eşine sopayla vurulduğunu görünce Aleksandros'a saldırır. Maymunların ikisi de Aleksandros'un yürüdüğü kraliyet arazisini işleten adama aittir. O kargaşada Aleksandros bacağından ısırılır.

Siz siz olun... Bedelini kanla-canla ödediğimiz cumhuriyetimize sahip çıkın, aman diim, devlet katında maymun barındırmayın.

Kurtuluş Savaşından ya da başka açıyla Küçük Asya bozgunundan bahsederken konu nasıl 29 Ekime bağlandı orası belli değil. Özdil 19 Mayıs 1919'da başlayıp İzmir'in kurtuluşuna kadar geçen sürece bir gönderme yapıyor ama 29 Ekim ülkenin artık saltanat/hanedan tarafından yönetilmeyeceğinin kesinleştiği apayrı bir gündür.

Lokavt

Ahmet Hakan, bugünkü yazısının sonunda ne kadar sosyal bilince sahip bir insan olduğunu göstermiş okurlarına:

Duvarlar yıkılsa da, Sovyetler dağılsa da, emekten söz edene dudağın bükülmesi moda olsa da, sol yumruğunu havaya kaldıranla kafa bulunsa da, grev ve lokavt denildiğinde çok eskilerden söz ediliyormuş gibi bir hava doğsa da...Bunların hiçbirine aldırmadan...
Direnen bir işçi kadının adıdır Türkan...

Emekçi kesime selam çakarak, sadece İslamcı geçmişli ve şimdiki Nişantaşı'lı olmadığını, sosyalist birikime de sahip olduğunu göstermiş iyi hoş da, o "lokavt" nereden çıktı şimdi. Ahmet Hakan şunu mu düşündü acaba, grev, işçi hakları için önemli bir kavram, lokavtın ne olduğunu bilmiyorum ama ikisi hep beraber kullanılıyorlar, o zaman lokavt da işçi için iyi bir şeydir herhalde.

Madem bu kadar sevmiş bu kelimeyi, patronundan kendisine "lokavt" uygulanmasını rica etsin de, seyredelim biz de "nakavt" oluşunu.



Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Gazete Okumayan Gazeteciler -5 Mehmet Y. Yılmaz

Gazete Okumayan Gazeteciler serisinin beşincisiyle karşınızdayız. Mehmet Y.Yılmaz, bugünkü yazısında, hükümet kanadından bir milletvekilinin verdiği "görevi kötüye kullanma suçlarında indirim" içeren yasa teklifini ele almış ve bu haberin gazetelerde yayınlanmadığından şikayet etmiş:

Ama artık AKP’nin “özgürlükler ülkesi”nde bunu manşetlere taşımak mümkün değil.Medyanın bir bölümü iktidarın “hık deyicisi” olmuş, öbür bölümünün üzerinde de ağır bir baskı var.Ama yine de Hürriyet gibi gazetelerin varlığına şükretmemiz gerek. Bu haber önceki gün Hürriyet ile birlikte bir gazetede daha yayımlanabildi de olayın farkına varabildik.

Yılmaz, sadece kendi gazetesini ve bahsettiği o diğer gazeteyi okuyor anladığım kadarıyla. Buyrun, haberin yayınlandığı bazı gazetelerden örnekler:

http://www.takvim.com.tr/Siyaset/2010/10/27/rusvet_yiyen_az_ceza_alsin
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/124976-ak-parti-den-surpriz-teklif-haberi.aspx
http://www.taraf.com.tr/haber/rusvet-alan-gorevli-hapse-girmesin.htm
http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/10/27/gorevi_kotuye_kullanan_memura_kismi_af
http://haber.gazetevatan.com/Haber/336912/1/Gundem

Güzel Sözler Kitabı

Tufan Türenç, bugünkü yazısını bitirirken, şöyle demiş :

Biz de hem sizin Cumhuriyet Bayramınızı kutlayalım, hem de yazıyı ulu önderin bugünü yansıtan şu anlamlı sözüyle bitirelim: “Kuvvetsiz adalet acizdir. Adaletsiz kuvvet ise zalimdir.”

Bu söz Fransız düşünür Pascal'a aittir. Pascal'ın "Düşünceler" isimli eserinde yer almaktadır.

"Justice without might is helpless; might without justice is tyrannical"

Kitabın Google kitaplarındaki linki aşağıda. Son olarak, bu tarz yakıştırma durumları, Türenç tipi yazarlarda normaldir. Tedavisi yoktur.
Blaise Pascal
Blaise Pascal





Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Yetiştirmek Altan'a Mahsustur

Çetin Altan 29 Ekim 2010 tarihli yazısında Cumhuriyetin 10. yılına değinmiş. Bakalım nasıl değinmiş:

Her Cumhuriyet Bayramı, bendenize Cumhuriyet’in 10’uncu yılını anımsatır. Çünkü ilk algıladığım Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyet’in 10’uncu yılı.
1933 yılında Edirne’de Kaleiçi’ndeki “İstiklal İlk Mektebi”nde 1’inci sınıfa gitmeye başlamıştım.
Babam, Edirne Valiliği’nde “Umur-u Hukukiye Müdürü” idi.

Umur-ı Hukukiye yani "Hukuk İşleri" olacak. Geçelim.

Hikmet “hocanım”, sabahtan akşama bizlere 10’uncu yıl marşını öğretmeye çalışıyordu:
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan,
On yılda on beş milyon genç yetişti her yaştan.

Yetişti mi? Hikmet hoca'nım acaba "Yaratmak Allah'a mahsustur" diye düşünerek marşın sözlerini tahrif mi etmişti de körpecik dimağlara güfteyi yanlış öğretiyordu? "...milyon genç yarattık" olmasın onun aslı? Yoksa bizim bildiğimiz sözler değiştirilmiş sözler mi? Tuluyhan Uğurlu'nun sitesinden marşın orijinal beste ve güftesine bakalım: http://www.tuluyhanugurlu.com/CRR/NOTA/10YIL1.JPG İsminin başta "Cümhuriyetin..." olması dışında metnin orijinalinden kaynaklanan bir farklılık yok.

Ufak bir araştırmayla Çetin Altan'ın 9 Eylül 2004 tarihli yazısını görelim:

Yargı yılının açılış konuşmalarında, Onuncu Yıl Marşının güftesinden de, nostaljik bir ses tonuyla şu mısra dalgalandırıldı ya:On yılda on beş milyon genç yetişti her yaştan.O bize yeter...

Bir de Çetin Altan'ın 25 Eylül 2008 tarihli yazısından alıntılayalım:

1933 yılında Türkiye’nin nüfusu, bugünkü İstanbul’un nüfusu kadardı, yani 15 milyondu.
Hikmet Hocanım bize, okulun bahçesinde “Onuncu Yıl Marşı”nı talim ettiriyordu:
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yetişti her yaştan.

Onuncu Yıl Marşı Notaları
Galiba hatanın kaynağını bulduk: Çetin Altan'ın hafızası.






Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Şikayetçi Hıncal İşlem Yapılsın Lütfen

Hıncal Uluç, kendi gazetesindeki muhabir ve editörlere gene fırçasını çekmiş. Hızını alamayıp, Konya Emniyeti'ni de göreve çağırmış. Yazısında bahsettiği üçüncü sayfa haberinin detaylarına girmiyorum, kısacası, bir anne, bir kızıyla birlik olup, diğer kızını dövüyor, başında telefon kırıyor, kız gece hastaneye götürülüyor, ertesi gün öğleyin taburcu oluyor. Polisler de anneyi ve ablasını gözaltına alıyorlar, kızın şikayetçi olmaması üzerine sonradan serbest bırakıyorlar. Hıncal Uluç, köpürüyor:

Ben Hasan'ın (haberi yazan muhabir-Muhtesip'in Notu) yerinde olsam Konya Emniyet Müdürü ile konuşur, küçük öğrenciye hastanelik dayak atanları karakolda serbest bırakan polisler için hangi işlemi yaptığını, ya da yapacağını sorar, bu olayın da peşini bırakmazdım.

Olayı olması gereken (ideal) hukuk bağlamında değerlendirebilir ve felsefi arka planı olan bir tartışma açabiliriz. Hatta, "ideal hukuk" gözüyle bakıldığında Uluç'u haklı da bulabiliriz. Ama, yürürlükteki hukuk kapsamında baktığınızda, haberi yazan muhabirin Hıncal Uluç'un taleplerini yerine getirme isteği sonuçsuz kalacaktır. Ceza Kanunu'na bakalım :

Madde 86...(2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.

Olayın gelişimini içinde olmadığımız için bilmiyoruz ama mağdurun toplamda yaklaşık on saat hastanede kalmasından hafif bir yaralanma olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Polis de aynı kanıda olsa gerek, şikayet olmadığı için zanlıları salıvermiş. Uzaktan baktığımızda olayın mevzuata göre normal bir gelişim seyrettiğini düşünüyoruz. Bizimle aynı uzaklıktan bakan Hıncal Uluç ise, polisler hakkında işlem yapılması gerektiğini düşünüyor.
E tabi, o yılların usta gazetecisi, hukuk bilmiyor ama olsun. Hukuk bilmemek ayıp değil, oturduğun yerden ahkam kesmemek ayıp.




Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Voltaire Dayı

Ahmet Hakan 26 Ekim 2010 tarihli yazısında Voltaire hakkında bakalım ne demiş:

VOLTAİRE 'in “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” şeklinde çok bilinen bir veciz sözü var ya...

Çok ama çok iyi niyetli bir söz olmasına karşın bana acayip mübalağalı gelir.


Bu sözü her işittiğimde, “Katılmadığın fikirlerin ifade edilmesini savun savunmasına da, can vermek de neyin nesi Voltaire Dayı?” demek gelir içimden.




Ahmet Hakan'a kötü haberi vereyim: Voltaire'in öyle bir sözü yok. Yazılı hiçbir eserinde ya da ondan aktarılmış hiçbir kayıtta öyle bir söz geçmiyor. 1700'lerde yaşamış Voltaire'e bu sözü yakıştıran 1906'da onun biyografisini yazan Evelyn Beatrice Hall'dür. Ama aşkolsun ona, Voltaire'i hem böyle bir vecizenin sahibi hem de Ahmet Hakan'ın dayısı yapmış.

Soldan Say.

Metin Münir de Türkiye'de her kurumun 1923'ten sonra kurulduğunu zannedenlerden. Bu zannını yazısına aktarırken de, en son ilkokul kitaplarında rastladığım sığlıkta bir cümle kurmuş.

Osmanlı döneminde padişah halktan keyfince para toplar, keyfince harcardı. Türkiye cumhuriyet olduktan sonra bu yetki Meclis’e, yani halkın temsilcilerine geçti. Devlet gelirlerinin toplanmasına ve giderlerinin yapılmasına izin verme yetkisi Meclis’in oldu. Meclis gelirleri, harcaması için bütçe ile hükümete tahsis etti. Doğal olarak da bu harcamaların “etkin, ekonomik ve verimli” olarak kullanılıp kullanılmadığını da denetlemesini istedi.

Demokratik rejimlerin vazgeçilemez kurumlarından olan Sayıştay bu işi yapmak üzere kuruldu.

Sayıştay'ın kuruluşu 29 Mayıs 1862'dir. "Demokratik rejimlerin vazgeçilmez kurumu", Osmanlı tarafından kurulmuştur. Yanlış bir bilgi üzerine bir paragraf yazı yazan Metin Münir'i hesaplama yeteneğinin kontrolü için Sayıştay'a havale etmek gerekmektedir.





Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Teşbihte Hata Olur

Ahmet Hakan, New York Times'da bir yazı görmüş ve bunu okurlarıyla paylaşmış. Yalnız, yazının üzerimizdeki etkisini artırmak için önce şu tanımlamayı yapmış :

Yazıyı yazan isim Roger Cohen...
Teşbihte hata olmaz...
Kendisi için “New York Times’ın Abdi İpekçi’si” diyebiliriz.

Bu ifadeyi okuyunca, insan, sözkonusu yazıyı NY Times'ın genel yayın yönetmeninin yazmış olabileceğini düşünüyor ister istemez. Abdi İpekçi ile kıyaslandığına göre en azından böyle bir titri vardır sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Tanımlamaya hiç takılmayın. Ahmet Hakan, sadece, "bakın yabancı basındaki yazıları takip ediyorum, yetmiyor yazan gazetecileri de iyi tanıyorum, çakma Nişantaşılı sanırsınız beni ama aha bu kadar da birikimliyim" demeye çalışıyor sadece. NY Times'daki yazının sahibi Roger Cohen, dış haberler konusunda uzman olan, bu alanda haber ve makaleleri olan bir nevi "dış haberler yazarı". 10 seneyi aşkın bir süredir, NY Times'da bu konu üzerine çalışıyor. Bu durum, Cohen'in değerini tabi ki azaltmaz, aksine bazı yazarlar tarafından  lüzumsuz şişirmelere ihtiyacı olmadığını kanıtlar. Ahmet Hakan, illa Türkiye'den bir yazara benzetmek istiyorsa, kendisine Milliyet'ten Sami Kohen'i örnek verebiliriz. Benzer alanlarda yazı yazıyorlar, üstelik soyadları da aynı.



Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Sen Çok Yanlış Gelmişsin Sayın Özdil

Yılmaz Özdil 28 Ekim 2010 tarihli yazısında Beyaz Türk-Siyah Türk ayrımını eleştirmek için çok ilginç siyah Türk örnekleri veriyor.

Esmeray mesela... Avni Dilligil, Muammer Karaca, Haldun Dormen, Nedim Saban tiyatrolarında oynadı, sinema filmlerinde, televizyon dizilerinde rol aldı, bugün bile hâlâ ezbere bildiğimiz şarkıları söyledi. Tarikat-cemaat işlerinde hiç görmedim ben rahmetliyi.

1949 Emirgan doğumlu Esmeray'ı o işlerin içinde düşünmek zor gerçekten.

Sait Sökmen, Devlet Opera ve Balesi’nin baş baleti, ilk Türk koreografı, Devlet Tiyatroları Çağdaş Dans Grubu kurucusu, bale öğretmeni, yönetmen...
Hani yer sofrası?

1942 yılında İskenderunlu zengin bir tüccar olan Mehmet Cemil Sökmen'in oğlu olarak Gine'de dünyaya gelmiş.

Sibel Sürel, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin baş balerini...

1965'te İstanbul'da dünyaya gelmiş. İlkokuldan Üniversiteye kadarki eğitimini de Ankara'da tamamlamış.

Kuzgun Acar, heykeltıraş, çağdaş Türk heykelinin tartışmasız öncülerinden...

1928'de İstanbul'da doğmuş.

Tuğçe Güder, best model of the world.

Aslen Kıbrıslı, İstanbul doğumlu.

Liste böyle uzayıp gidiyor. Peki bu sayın Özdil'e göre bu insanları Siyah Türk yapan ne? Tenlerinin renklerinden başka hiçbir şey değil. Açıkça söylemem lazım ki siz olayı çok yanlış anlamışsınız sayın Özdil.

Siyah Türklerin cemaatçiler olduğunu öne sürenlere katılmak ne kadar doğru olur onu ayrıca tartışırız ama onlardan çok daha fazla yanlış bir tespit herhalde Türkiye'deki siyah tenli insanlardan bahsetmektir.

Sayın Özdil Siyah Türk ile neyin kast edildiğini anlamak için ta Orhun yazıtlarından beri "Kara Kamag Bodun" yani "Kara kamu boyu" diye bahsedilen bir takım insanlardan başlayabilir.



Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Gözüne Gözlük Wikipedia Etmez Bir Sözlük

Yılmaz Özdil 17 Ekim 2010 tarihli yazısında yine genel kültür, bilgi fırtınası estirip ortalığı yıkmış, geçirmiş. Malumatfüruşluk gösterisine şimdi biraz yakından bakalım:

Jonathan Franklin diye bi arkadaş var, gazeteci, İngiliz aslında, üniversiteyi ABD'de okudu, New York Times'ta filan çalıştı, sonra gökdelenlerden sıkıldı, kendini dağa-bayıra vurdu, 15 sene önce Şili'ye taşındı, Santiago'ya yerleşti, Şilili takı tasarımcısı bir kadınla evlendi, Guardian Gazetesi'nin Güney Amerika muhabiri oldu...


Yanlış bilgi. Guardian'ın Güney Amerika muhabiri Rory Carroll'dır. Jonathan Franklin ise Addict Village adlı haber ajansının iki ortağından biri. Ajansın haber tedarik ettiği müşteriler arasında Guardian'ın da dahil olduğu yaklaşık 160 medya kuruluşu var. Bkz. http://www.addictvillage.com/client.htm

Acaba Yılmaz Özdil'i bu yanlış bilgiye ne sürükledi diye bakınca cevap Google sonuçlarında hemen çıkıyor. Jonathan Franklin hakkındaki Wikipedia sayfasında da Franklin'in Guardian'ın Şili muhabiri olduğu yönünde yanlış bilgi var.

Wikipedia herkesin istediğini yazabildiği özgür bir kaynak. Yanlış bilgi verebilir. Peki Türkiye'nin en büyük köşe başlarından birini tutan bir yazarın Guardian'ın internet sitesinde Franklin'in adının geçtiği yerlerden başka bir kaynağı olmayan bu bilgiyi alıp malumatfüruşluk pazarlaması normal mi? Düşünelim.





Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Looser Özkök @ Harward

Ertuğrul Özkök'ün 30 Eylül 2010 tarihli yazısında geçen Looser kelimesine blogda değinmiştik. Bakalım New York'u, Londra'yı, kafelerinden sanat dünyasına kadar ezbere bilen köşe yazarımız 21 Ekim 2010 tarihli yazısında ne demiş:
- Mark Zuckerberg’in, Harward Üniversitesi Disiplin Kurulu ve avukatların karşısındaki cool, umursamaz duruşuna bir bakın. Bakın ve üniversitede bir gazeteciye “Ruhunu kaça sattın” sorusu sorulabilir mi sorulamaz mı siz karar verin.

O Harward değil de Harvard olmasın? E tabi İngilizce kelimelerin yan yana iki sesli harf içermek, w, x gibi harfe sahip olmak gibi özellikleri vardır; bunları vurgulamak gerekir. Yoksa neye yarar İngilizce bilmek? Harward'da bile okusan gevşer, looser olursun.

Ah Şu Tutumlu Fransızlar

Yılmaz Özdil 27 Ekim 2010 tarihli yazısında bağlamın denk geldiği bir yerde Fransa'daki makam aracı sayısına değinecek olmuş:

Açtım, sordum Fransa’ya.
*

.....

*Referandum sayesinde “tıpkı Fransa gibi olan” Türkiye’de 125 bin makam aracı bulunuyor. Fransa’da 9 bin... Sarkozy geçen ay talimat verdi, makam aracı sayısı 7 bine inecek, bakanlar iş seyahatlerinde uçağa binemeyecek, trenle gidecek...“Tıpkı bizdeki gibi” olacak yani.

Oysa tıpkı İtalya'da 600 bin, Çin'de 3,5 milyon makam aracı olması gibi Türkiye'de 125 bin makam aracı var. Fransa'daki makam aracı sayısı 9 bin-7 bin değil. Fransa hükümetinin sadece önümüzdeki dönemde alacağı elektrikli araç sayısı 50 bin. 9 bin-7 bin rakamlarının da aslı muhtemelen şu: Sarkozy alınan tasarruf tedbirleri kapsamında önümüzdeki 3 yıl içinde makam aracı sayısında 10 bin adetlik bir azaltma vaat etmiş.

Buyrun bu da rakamın geçtiği The Ekonomist haberi: http://www.economist.com/node/16542471

Sayın Özdil "telefonu açıp sormak" yerine uluslararası haber kaynaklarını takip etse gazetecilik adına daha iyi bir iş yapmış olacak.


Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Yönetme(n)lik

Kaplanoğlu ne zaman ki Adana'da En İyi Film Ödülü'nü aldı ve yönetmenlik gereği Antalya'da yarışamayacağını anladı, bu açıklama o zaman geldi. Kuşkuyla bakmamak elde değil!

demiş. Değerli yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun Antalya'da yarışamamasının nedeni yönetmenliği değildir, Festival'in yönetmeliğidir. Aman dikkat.

TRT'nin Paha Biçilemez Bütçesi

Tufan Türenç 25 Ekim 2010 tarihli yazısında şöyle demiş:

TRT bir devlet kurumudur. Yıllık bütçesi 1 trilyon TL’den fazladır.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin 2010 toplam bütçesi 286,9 Milyar TL. Dolayısıyla TRT'nin sayın Türenç'in ileri sürdüğü rakama ulaşması için Türkiye'nin 4 yıllık bütçesinin tamamına el koymuş olması lazım.

Herhalde TL'den atılan 6 sıfır ihmal edilerek yazılmış bir rakamdır, asıl kast ettiği 1 milyon TL'dir diyecektim ama bakalım CHP milletvekili Muharrem İnce 8 Temmuz 2010 tarihli TBMM oturumunda hiçbir itirazla karşılaşmaksızın ne demiş:

TRT'nin bütçesi 1,2 milyar lira.

Atıcılar Derneği
Hay Allah. Yine tutmuyor. Bir de Atıcılar Derneği bütçesine baksak mı acaba?






Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Sahibi Olmayan Gazete

Bekir Coşkun, Akşam gazetesine bir röportaj vermiş. Eşiyle beraber İpek Özbey'in sorularını cevaplamışlar ve okunası bir söyleşi çıkmış ortaya. Özellikle "Bekir Bey'in kovulmasını nasıl karşıladınız?" sorusuna çiftin diyalog halinde verdikleri cevaplar tekrar tekrar okunmaya değer. Komik mi trajikomik mi bilemedim...

Asıl konumuz bu müthiş diyalog değil, esas kafama takılan yer Bekir Coşkun'un şu soruya verdiği cevap:

- Cumhuriyet'in İstanbul'daki merkez binasının Turgay Ciner'e ait olduğunu biliyor musunuz?
- Biliyorum. Kirası veriliyor, oturuluyor.
- Küçük bir ortaklığı da olduğu söyleniyor...
- Bana söylenen şu. Vakfın kuruluşları var, o şirketlerden birinin İlhan Selçuk döneminde hisselerini almışlar. Ama Cumhuriyet yönetiminde hiç kimsenin, hiçbir patronun, sermayenin etkisi ve yönetim hakkı yok.


Bekir Coşkun, ortaklık olayına cevap verirken, "Bana söylenen şu" diye lafa başlıyor. Sanırsınız, Coşkun Türkiye'de bir gazeteye yurtdışından transfer olmuş yabancı bir gazeteci, çalıştığınız gazetenin sahibi kim, diye sorduklarında da "valla ben patronu görmedim, bana böyle böyle dediler" cevabını rahatlıkla verebiliyor. Meraklı ve araştırmacı yönü gelişmiş böyle yazarlarımız olduğu için ne kadar şanslıyız.

Peki madem Bekir Coşkun'un bilgisi "kendine söylenenler" le sınırlı, o sınırı genişletebilmek adına iki çift laf da biz edelim. Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet Vakfı'nın kuruluşlarından Yeni Gün Yayıncılık'a ait. Yönetim kurulu üyelerine baktığımızda, Ertin Akgüç adını görürüz. Kendisi, Turgay Ciner'in şirketlerinde yönetim kurulu üyesi olarak bulunmuş bir zattır. Mesela Sabah gazetesi Ciner'deyken Akgüç de Sabah'ın yönetim kurulundaydı. Şimdi Cumhuriyet'i yayınlayan şirketin de yönetim kurulunda hatta daha da ötesi yönetim kurulu başkanı. Aynı zamanda Cumhuriyet'in kitap satışları işini yürüttüğü şirketi Çağ Pazarlama'nın da yönetim kurulu başkanı.

Yani Turgay Ciner, Cumhuriyet gazetesinin yönetiminde başkan düzeyinde temsil ediliyor. Bekir Coşkun "Vakfın kuruluşları var, o şirketlerden birinin hisselerini almışlar" diye göstermeye çalışıyor olayı veya ona öyle söylemişler. Sanki vakfın mesela, gıda işleri ile alakalı bir şirketi varmış da Ciner onun hisselerini almış gibi sunulmaya çalışılıyor. Oysa ki tastamam gazeteyi çıkaran şirketin hisseleridir Ciner'in sahip oldukları.

'Cumhuriyet'in yönetiminde kimsenin söz hakkı yok' diye altını çiziyor Bekir Coşkun. Yayıncılıkla alakalı şirketlerin hepsinde yönetim kurulu başkanı düzeyinde temsil edilen bir patronun yönetimde söz hakkı olur mu olmaz mı onu da Bekir Coşkun'un idrakine bırakıyor, kendisinin yeni ilkokul kompozisyonlarını hasretle bekliyorum.



Üvercinka'yı Kim Yazdı
Galler Prensesi Kimdir
Türkiye'de Kaç Makam Aracı Var
Baykal'a Yumurtalı Saldırı Nerede Oldu
Hz. Ali'nin Kabrine Giden Başbakanlar

Nisyan İle Maluliyet

Yılmaz Özdil 16 Ekim 2010 tarihli yazısını sabah neşesi tadında bir fıkrayla açmış. Okuyalım bakalım ne yazmış:

Kahvaltı sofrasını hazırlayan kadın, bakmış ki, kocası günaydın bile demeden gazetenin spor sayfalarına gömülmüş...

Sitemkâr bi ses tonuyla “Eminim, bugünün ne olduğu
nu bile hatırlamıyorsun” demiş... Adam kaldırmış kafayı sayfaların arasından, evlilik yıldönümü olsa, değil, doğum günü olsa, o da değil, herhalde tanıştığımız günü unuttum diye düşünmüş ama, hiç bozuntuya vermeden gülümsemiş, elbette unutmadım diyerek, çıkmış işine gitmiş.

*

Öğleye doğru kapı çalınmış, kadın açmış, çiçekçi çocuk, nasıl unuturum imzalı kırmızı gül buketini uzatmış... Yarım saat geçmeden, gene kapı çalınmış, bu defa pastanenin çırağı, çikolata kutusunu teslim etmiş... Öğleden sonra gene kapı çalınmış, kurye, bi kutucuk bırakmış, kadın açmış ki, geçenlerde vitrinde beğendiği pırlanta kolye.
*

Kadın akşamı dar etmiş, ding dong, kapıyı açar açmaz kocasının boynuna atılmış, “Seni seviyorum bi tanem” demiş, “hayatımdaki en güzel Cumhuriyet Bayramı!”

*

Zordur unutkanlık...
Pahalıya patlar genelde.


"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur" sözünü hatırladıktan sonra dayanamayarak soracağım: 29 Ekim tüm kamu ve özel işyerlerinde resmi tatildir. Bu adam nasıl bir işe gitmiş de o işyerinde bu gülleri, çikolataları, kolyeleri gönderecek çiçekçiyi, pastaneyi, kuyumcuyu nasıl da hiçbir zorlukla karşılaşmadan bulmuş ki eve döndüğünde hala resmi tatilin farkında değilmiş?

O fıkrayı ben de duymuştum ama sakın o kabotaj bayramı olmasın? Unutkanlık gerçekten zor şey.

Benim Patagonya'm

Yılmaz Özdil 15 Ekim 2010 tarihli yazısında Patagonya'nın Türk siyasi literatüründeki yerine, anlamına değinmiş. Geri kalmışlık, hukuksuzluk ima etmek için kullanıldığını da tespit etmiş. Buraya kadar pek güzel.

Bakın bu başarılı girişi takip eden gelişme kısmının sonunu nasıl getiriyor ve yazının sonunu nasıl bağlıyor:

Dandik bi yer yani Patagonya.

*

Peki, nerede bu Patagonya?

*
Şili'de!

Oysa Patagonya Şili'de değil. Hatta Şili Patagonya'da desek yeridir. Patagonya denen coğrafi bölge topraklarının %10'u Şili'de %90'ı Arjantin'de kalan bir yer.

Özdil'in yazının devamındaki kurgusal diyaloğuna bakalım şimdi:


E açtım tabii telefonu Şili'deki gazetecilere, “Kardeşim, siz ne dandik ülkesiniz böyle, bakın cesetleri 5 aydır çıkaramayan bizim çalışma bakanı, sağ kalsalardı en fazla 3 günde çıkarırdım diyor, 69 gün örgü mü ördünüz orda, yok mu sizde böyle basiretli bi bakan?” diye sordum...

*

“Valla doğma büyüme Patagonyalıyız, ne gördük ne duyduk, öylesi Patagonya'da bile yok” dediler.


Yılmaz Özdil'in bu müthiş Patagonya hikayesinin ruhunu kaçıran şu ayrıntıyı vermeden edemeyeceğim: söz konusu maden kurtarma operasyonunun yapıldığı yer yani Copiapó coğrafi olarak da Patagonya bölgesinde değil Atacama bölgesinde. Yine tutmadı.

Gazete Okumayan Gazeteciler - 4

Aslında bu seride Hakkı Devrim'e yer vermeyi düşünmüyordum. Sonuçta kendisinin ilerlemiş yaşı nedeniyle günlük gazeteleri takip edemiyor olması anlaşılabilir bir durumdu ve bunun üstüne gitmeye gerek yoktu. Ama kendisi, Şiar Yalçın ile alakalı bugünkü yazısında biraz iddialı bir cümle kurunca günah benden gitmiş oldu. Devrim, yazısında geçenlerde vefat eden Şiar Yalçın hakkında bir takım bilgileri sıraladıktan sonra, bir ilave yapıyor :

Hâlâ sözü edilmeyen bir bilgiyi de ben ilâve edeyim. Babası idam edildiğinde üç yaşında bile olmayan Şiar’ı evladı olarak benimseyen ve yetişmesinde etkili olan baba dostu da bir gazeteci büyüğümüz Hüseyin Cahit Yalçın’dır. Şiar’ın soyadı bu sebeple Yalçın’dı.

Şimdi Hakkı Devrim'in "hala sözü edilmedi" dediği yukarıdaki bilgiyi daha önce vermiş olan bazı gazetelerin linklerini aşağıya koyalım, Hakkı Devrim gibi ansiklopedi alanında önemli hizmetler yapmış (Meydan Larousse) bir yazarı üzülerek Gazete Okumayan Gazeteciler arasına yerleştirelim ve konuyu bağlayalım.

Sular Akar.

Ertuğrul Özkök, Başbakan'ın Yeni Radikal'e verdiği röportajdan kendi gazetesi namına bir övünç payı çıkarmış:

Ve son sitcom bizden. Başbakan Erdoğan, Yeni Radikal’e konuşmuş.
Hürriyet için “Toplumu damardan yakalayan gazete” diyor.
Hadi buyrun... Son günlerde Hürriyet’i “Babıâli filosunun” başından indirmek için bütün hasetliklerini ortaya koyan arkadaşlar için ne büyük hüsran.

Röportajı okumuştum ama böyle bir intiba edinmemiştim Başbakan'ın söylediklerinden. "Ben atlamışım herhalde, demek ki Başbakan, Hürriyet'in toplum dinamiklerini iyi okuyabilen bir gazete olduğunu söylemiş" diye düşündüm ve röportajı tekrar okudum:

Radikal yeni haliyle çok değişik olmuş. Hayırlı, uğurlu olsun. Türk basınına birçok açıdan fark getiriyor. Tabii önemli olan yapılan işin bir fark getirmesi. Doğan Grubu içinde birden çok yayın var. Mesela Hürriyet bir ‘damar yakalamış’. Müslüm Baba diyor ya, bir damar yakalamak diye… Tabii kendi içinde değişik görüşte yazarlar var ama bir de manşete ne yazdığı var. Siz de herhalde bir damar yakalayacaksınız.

Evet, Başbakan bunları söylemiş. Benim anladığım, ki anlayışı çok yüksek bir insan olduğum iddiasında değilim, Başbakan demek istiyor ki, "Toplumda bir çok farklı kesim var, Hürriyet'de o kesimlerden birini hedeflemiş, o kesimin beğenilerini okşayacak bir yayın politikası güdüyor." Yani, Özkök'ün iddia ettiği gibi, "toplumu bütünüyle damarlarından yakalamış bir gazete" olduğunu söylemiyor. Aksine, tek bir kesimin gazetesi diyor ve böylece çaktırmadan Hürriyet'in çok övündüğü "amiral gemisi" tanımlamasına torpil atıyor.

Ama Özkök maharetli bir şekilde cümleye eklemeler yapıp manasını tahrif ederek okuyucularına farklı bir şekilde sunuyor ve okuyucularının da "vay be Başbakan da Hürriyet'in büyüklüğünü kabul etmiş" demesini bekliyor.

Hatırlarsanız Özkök genel yayın yönetmenliğinden ayrıldıktan sonra, bir kaç defa "artık nehir kenarında oturuyorum", "nehir kenarından gelişmeleri izliyorum" gibi bir metaforla yazılarını süslemişti. Kendisi hangi nehrin kenarında oturuyor bilmem ama şunu sormadan da geçemem: Sayın Özkök bazen öyle şeyler yazıyorsunuz ki hakikaten siz o nehrin kenarından baktığınız da biz o kadar mı salak gözüküyoruz?





Belam Ne Demek
Atatürk Kral Edward'ı Savarona'da mı Ağırladı?
Osmanlı Ermenileri - Dabağyan
Pogrom Ne Demek
Ertuğrul Özkök Wikileaks'te

Hırsızlığın Öteki Adı

Barış Soydan bugünkü yazısında korsan CD'nin hırsızlık olmadığı kuramını savunmuş. Olabilir; aynı savı ileri süren pek çok insan ve hatta otorite var. İran gibi bunu resmen, hiç tanımayan ülkeler olduğu gibi fiilen %90 tanımayan ülkeler de var. Lakin Barış Soydan'ın çok ilginç bir argümanı var:

".....Ben buna hırsızlık demek yerine fikri mülkiyet hakkının ihlali diyorum. Dünya da öyle diyor."


Henüz tüm Dünya Türk olmadığı için buna "hırsızlık" demiyor olabilirler ama korsan CD'nin fikri mülkiyet ihlali olduğunu kabul eden her otorite buna kendi dilinde hırsızlık mesela theft der.



http://www.google.com.tr/search?q=inurl%3A.gov+%22intellectual+property+theft%22


Yukarıdaki adreste fikri mülkiyet hırsızlığından bahseden ABD resmi kurumlarının linki var. Beyaz Saray'dan başlıyor, Adalet Bakanlığı ile devam ediyor. Eğer isterse sayın Soydan'a diğer ülkelerin resmi sitelerinden de benzer örnekler verebilirim.



Sayın Soydan'ı anlıyorum. Bir hakka tecavüzün hırsızlık sayılması için failin haksız menfaat elde etmesini yeterli saymayıp mağdurun da o haktan mahrum olması gerektiğini ileri süren görüşü destekliyor. Ancak bu görüşü savunmak için bu tür yanlış genellemelere ihtiyacı yok. Son 30 yıldır "Yurtdışında bu hiç böyle değil" ve "Bu tüm Dünyada böyle" içerikli beylik argümanlarından yeterince yorulmadık mı?



Belam Ne Demek
Atatürk Kral Edward'ı Savarona'da mı Ağırladı?
Osmanlı Ermenileri - Dabağyan
Pogrom Ne Demek
Ertuğrul Özkök Wikileaks'te

Bu Film Bitmez

Kusturica gitti, tasası bitmedi. M. Ali. Birand da bu konu üstüne yazma ihtiyacı hissetmiş. Bir paragrafta da Semih Kaplanoğlu'nu eleştirmiş:

Hele Bal adlı filmi Koza Film Festivali’nde ödül aldığı için, Antalya’da ödüllendirilemeyeceğini bildiğinden, Kusturica’yı gerekçe göstererek, protesto adına festivalden çeken Semih Kaplanoğlu’nun tutumu da anlaşılır gibi değildi.

Aşağıya Bal filminin yapımcısı ve aynı zamanda yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun eşi olan Leyla İpekçi'nin dünkü Taraf gazetesinde konuyla alakalı olarak yazdığı yazıdan bir paragraf alıntılıyorum. Birand gazeteden okumadıysa buradan okusun diye:

Filmimizi Hayfa’dan çekmediğimiz gibi, Antalya’dan da çekmedik! Kusturica’yı protestomuz orada bulunmamakla sınırlıydı. Onunla aynı sofrada yiyip içmeme hakkımızı kullandık.

Filmimiz 11 Ekimde Antalya’da gösterildi. Neredeyse medyanın tamamı filmi gösterimden çektiğimizi iddia etti, kimileri ısrarla hâlâ da ediyor! (Yönetmelik gereği, Adana’da ödül aldığımız için, Antalya’da yarışmaya zaten hiç katılmamıştık ki... Bizi Profesör Akaydın’ın dediği gibi kimse yarışmadan atmış filan değildi ki...)





Belam Ne Demek
Atatürk Kral Edward'ı Savarona'da mı Ağırladı?
Osmanlı Ermenileri - Dabağyan
Pogrom Ne Demek
Ertuğrul Özkök Wikileaks'te

Diziyi İzleseydin Bari.

Ruhat Mengi öyle bir yazı yazmış ki bu yazıyı eleştirirken bizim evde "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisinin izlendiğini de itiraf etmek zorunda kalacağım. Ah Ruhat hanım, bitirdiniz karizmamı. Bu saatten sonra "ben izlemiyorum evdekiler izliyor, ben de bakmak zorunda kalıyorum mecburen" desem kimseyi inandıramam. Aslında, işin doğrusu dizinin yazıya konu olan bölümünü özellikle takip ettim. Çünkü yıllar önce filmini izlemiştim ve değişen kanunlar çerçevesinde "tecavüzcüsüyle evlenme" olayını dizide nasıl kıvıracaklarını merak ediyordum. Mengi, merak etmemiş ya da diziyi izlememiş ki bodoslama şöyle demiş:

Mesela “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisinde tecavüzcülerin evlenerek kurtulma sahnesinde “Bu madde TCK’dan 2005 yılında çıkarılmıştır, artık tecavüz suçlularının evlenerek cezadan kurtulması Türk yasalarına göre mümkün değildir” gibi bir alt yazının geçmesi birçok kadını sapık saldırganların elinden kurtarabilecek bir önlemdir, bu kanalların hukukçuları neden düşünmüyor, RTÜK öpüşme sahnelerini takip edeceğine neden bu konulara eğilmiyor?

Mengi'nin belirttiği gibi bir altyazının geçmesine gerek yoktu çünkü dizide Fatmagül, tecavüzcüsüyle evlenmedi. Olay jandarmaya önce tecavüz olarak intikal ettiyse de sonradan zengin ailenin avukatının çabalarıyla kız ve ailesi ikna edildi ve "tecavüz değil isteyerek beraber oldular, nişanlısından korktuğu için öyle dedi" şeklinde ifade verildi ve kız şikayetini geri aldı. Yani hukuken ortada bir tecavüz durumu sözkonusu olmadı. Hatta olay ilk ortaya çıktığında tecavüzcü zengin çocuklarından birinin avukata "içimizden birisi evlense mesele hallolmaz mı?" diye sorması üzerine avukat "hayır, o kanun değişti" dedi ve bu diyalogla da altyazıya gerek kalmadan konunun altı çizilmiş oldu.

Diziyi bu kadar detaylı tetkik ettiğimin afişe olmasının getirdiği sinirle Ruhat Mengi'ye iki çift lafım var. Lütfen bir daha bilmediğiniz, görmediğiniz, izlemediğiniz, takip etmediğiniz vs. konularda böyle büyük büyük laflar etmeyin. Sizin için zor, biliyorum ama bir araştırın, sorun soruşturun, gazetecilik yapın, masa başından sallamayın.



Belam Ne Demek
Atatürk Kral Edward'ı Savarona'da mı Ağırladı?
Osmanlı Ermenileri - Dabağyan
Pogrom Ne Demek
Ertuğrul Özkök Wikileaks'te