CMUK İle CMK Arasındaki Fark

Yerleştirildikleri köşelerden yazdıkları yazılarla yeri geldiğinde hakimlere, savcılara, avukatlara, adalet bakanlarına bile akıl vermekten çekinmeyen köşecilerimiz bir tematik çalışmayla daha karşınızda.

Yalçın Bayer'in 21 Eylül 2010 tarihli yazısından alıntı:

Yaşları 90’a gelen Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya’nın CMUK’a göre zaten zamanaşımı nedeniyle yargılanması olanaksızdır.

Yalçın Bayer'in 19 Haziran 2010 tarihli yazısından alıntı:

Anayasa’nın değişik 90. maddesi, AİHS’nin, CMUK’a göre  uygulama önceliği olduğunu amir bulunuyor. Yargıtay Hukuk Dairesi, yargıçları bu hususu göz önüne almış görünüyorlar. Dava, nihai olarak sonuçlanınca durum netlik kazanacak.

Ergun Babahan'ın 6 Ekim 2010 tarihli yazısından alıntı:

İnsanları bulunmadığı ortamlarda, savunma hakkı vermeden suçlamak CMUK öncesi polis zihniyetine yakışır açıkçası.

Derya Sazak'ın "CMUK Seyfi" başlıklı 11 Haziran 2010 tarihli yazısından alıntı:

CMUK, açık adıyla Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndaki değişiklikle, işkenceyi önlemek için, gözaltında avukat bulundurma olanağı tanınmıştı. Seyfi Oktay’ın bu değişiklik için Meclis’te nasıl gece gündüz ter döktüğüne tanığız.

CMUK yani 1412 sayılı yasa değiştirilmemiştir, ilga olmuştur. Onun yerine 5271 sayılı yasa geçmiştir. Ayrıntılar aşağıda. Azz sonra!

Bekir Hazar'ın 22 Eylül 2010 tarihli yazısından alıntı:

CMUK yasasını iyi öğrenmek lazım. OHAL kalktı malunuz… Hayatımızda daha APS, RTÜK, ATM, AÖF, AKM, CSO, DHMİ, MPM, KDV, TOKİ gibi neler var neler… 

"CMUK yasası" yani "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu yasası" öyle mi? İyi öğrenmek lazım tabi.

Boncukları dizdik şimdi sadede gelelim.

CMUK 6 yıl önce ilga oldu beyler. Yok artık öyle bir yasa. 1412 sayılı CMUK gitti 5271 sayılı CMK geldi.

İşin kötüsü, bu hatayı yapanlar sadece yukarı dizdiklerim değil. Daha onlarcası var. Sadece 2010 yılında bu hatayı yapanların sadece öne çıkanlarını sıraladım.


Yeni yasanın adı Ceza Mukamesi Kanunu. Usul kelimesi atıldı. Dolayısıyla kısaltması da değişti. Yasadan kelime atıldığından haberdar olmayan köşecilerimize söz konusu değişikliğin gerekçesinin yazdığı TBMM tutanağını da sunalım, hazır elimize geçmişken tam aydınlansınlar:

Muhakeme yanında ayrıca bir de "usul" tabirine yer vermek doğru değildir. 19. yüzyıl anlayışında belki "usul"den söz etmek yerinde idi. Çünkü o dönemde veya daha önceki dönemlerde, Ceza Muhakemesi Kanunları sadece şekiller ve formaliteler kanunu olarak kabul edilmekte idi. Oysa günümüzde, bilimin de gelişmesiyle, Ceza Muhakemesi Kanunlarının, şekillerden ve formalitelerden ayrı olarak, maddi içeriği de olan kanunlar olduğu artık kabul edilmektedir. Muhakeme hukukunun sadece formalitelerden ibaret olmadığını, maddi içeriğinin de bulunduğunu belirtmek üzere "Muhakeme Hukuku" tabiri kullanılmalıdır. Usul; kurallar, hükümler, normlar anlamına geldiğinden ve bu da hukuktan başka bir şey olmadığından, hem "usul" hem "hukuk"dan söz edilmesi mantıklı değildir. Muhakeme hukuku, muhakeme normlarının bütünü demek olduğundan, muhakeme hukuku tabiri için normları ayrıca belirtmeğe ve dolayısı ile usul kelimesini kullanmağa gerek yoktur. Aynı nedenle muhakeme faaliyetini düzenleyen kanunu da, "Muhakeme Kanunu" yerine Muhakeme Usulü Kanunu olarak isimlendirmek doğru değildir.

Le Monde Okur Dünyadan Bihaber - Hariçten İhtisap 7

Ekonomi ve Toplum blogunda çıkan bir Keynesian006'ya ait yazı ve o yazıya dayanarak Ekonomi Türk blogunda Economix'e ait "Yuh Artık Rahmi Turan" başlıklı yazıdan öğrendiğimiz Köşecilik Komedyasını paylaşmak istedik.

Sondan başlayalım.

Rahmi Turan'ın 19 Ağustos 2007 tarihli yazısından alıntı:

BİR süre önce, Fransız Le Monde Gazetesi'nde, Türkiye ile ilgili önemli bir yazı çıktı...
Ülkemizin bugünkü durumuna adeta ayna tutan ilginç yorumdan bazı bölümleri beraber okuyalım:
Okuyalım. 
"Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.


Bu ülke, korkulduğu gibi ırk ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı.

Cumhuriyet boyunca süren 'kültürel bölünme' artık iyice keskinleşti.

Bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, karı-koca birlikte hiç lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise, kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah'a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı'daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kültürel bir zemin yok.

Hayatları, inanışları, zevkleri birbirinden farklı.

Hatta birbirine düşmanca...

* * *

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmıştır.

Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Ve her seçimi kazanacak siyasi güçleri var.

İkinci grup ise azınlıkta... Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir çelişki ortaya çıkıyor.

Batılı olan 'ikinci grup' Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse, bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı'ya ve Batı'nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı'ya düşman olan kesim ise, iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı ile ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

* * *

Bu kültürel parçalanmada 'Ordu' önemli bir role sahip... Eğer birinci grubu desteklerse ve Batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında, birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor.

Bu iki grup, siyasi iktidar için son kez hesaplaşacak.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir bölümü ikinci grubun arkasında...

Cumhurbaşkanı seçimi, kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor... Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor.

Kısa bir gelecekte bölünme ve hesaplaşma kaçınılmaz görünüyor."

Rahmi Turan'ın tüm dünya basınını takip eden şahin gözleri sayesinde ulaştığımız bu makaleyle aydınlandık mı? Aydınlandık.

Şimdi bir de şuraya bakalım. Ahmet Altan'ın halen yazarlık yaptığı gazetem.net sitesindeki 27 Mayıs 2007 tarihli yazısından alıntı:

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.

Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.

Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı.

Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme” artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türküyle arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dansetmemiş, hiç karı koca birlikte lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, evlerinde floresan lamba yakan, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dansetmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah’a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmiş, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.

Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden farklı.

Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.

Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip.

Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı’nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor, “devletle” arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup parasal güç olarak da kuvvetli değil.

Dış dünyayla iş yapan, dışardan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.

İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor.

Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor.

Cuntalardan söz ediliyor.
Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

İlginç değil mi? Özellikle Rahmi Turan'ın Le Monde'dan yaptığı alıntının ardından "Elin yabancısı bile Türkiye'de yaklaşan tehlikeyi görüyor, biz ise hálá ahmakça tartışmalar içindeyiz!" demesi evlere şenlik. 40 yıllık Ahmet Altan oldu mu "elin yabancısı"?

Ülkemizde köşeciler "Ol mahiler ki deryayı içredir, deryayı bilmezler" misali küçük dünyalarının sırça köşkünden ibaret bir ufka sahip olduğu için "elin yabancısı" genellikle Türkiye'ye Türkiye'nin kendi  yazarlarından daha iyi analiz eder. Bu yazıdaki üslubu da Ahmet Altan'ınkine benzetemediğim, daha çok Türkiye'den bahseden bir yabancı muhabir kaleminden çıktığını hissettiğim için biraz daha araştırdım. Yanlışlıklar komedyasına devam...

Ahmet Altan'ın gazetem.net'te çıkmış olan yazısı Le Monde gazetesinde 13 Haziran 2007 tarihinde (ve tabi Fransızca) yayınlanmış ama başlığın altında gayet belirgin bir biçimde yazının Ahmet Altan'a ait olduğu belirtilmiş: http://www.lemonde.fr/cgi-bin/ACHATS/acheter.cgi?offre=ARCHIVES&type_item=ART_ARCH_30J&objet_id=993277

Tamamı sadece kayıtlı internet okurlarına açık olan yazının en altında da şöyle bir de ibare var:

Traduit de l’anglais par Gilles Berton Commentateur politique au quotidien ” Hurriyet “, auteur de fictions.

Yani diyor ki: "Politika Yorumcusu Gilles Berton tarafından günlük Hürriyet gazetesindeki İngilizce metinden tercüme edilmiştir."

Ahmet Altan'ın Hürriyet yazarı olduğu doğru ama bu yazı Hürriyet gazetesinde çıkmadı.


Ahmet Altan yazısını Hürriyet'te yayınlatmamış.

Belki de Hürriyet Daily News adlı İngilizce yayın yapan gazetede yayınlatmıştır ya da gazete onun bu yazısını alıntılamıştır, o sayede Gilles Berton'a tercüme etmek nasip olmuştur. Olamaz mı? Olamaz.

İşte Halep işte arşiv:


Ahmet Altan'ın öyle bir yazısı Hürriyet Daily News'ta da çıkmamış. Gizemli değil mi?

Hakkını yemeyelim Google'da şöyle bir arama yaparak Altan'ın bu yazısının İngilizce geçtiği kaynaklara (Spiegel dahil) ulaşmak mümkün ama hiçbiri kaynak olarak Hürriyet Daily News'u göstermemiş. Kendileri mi tercüme etmişler ne?

Daha da gizemlisi pek çok forward email'de bu yazının Türkçesinin aynen alıntılanıp Le Monde'nin Türkiye Muhabiri Guillaume Perrier'a ait olduğunun yazılması. Rahmi Turan da o tufaya düşenlerden olabilir. Aldığı her forward email'e kanmak köşecilerde sık görülen bir özellik.

Gizemi çözer mi yoksa derinleştirir mi bilmiyorum ama değerli Murat Erpuyan'ın http://www.ataturquie.asso.fr/modules.php?ModPath=phpBB2&ModStart=viewtopic&t=5275 adresindeki yorumundan bir alıntı yapıp konuyu daha da dallanıp budaklandırmadan kapatmak istiyorum.

(5) Gorulecegi gibi, Turkçe versiyon Fransizcasindan biraz farkli. Bazen kisaltmalar yapilmis, bazi bazi da eklentiler çikmis ortaya. Bazen cumlelerin yeri degismis. Hatta ufak (olmakla birlikte anlam bakimindan onemli) vurgu farkliliklari da var. Ancak Turkçe versiyonun basligi çok çarpici, irkitici ve iddiali. Ama Fransizca versiyon (yazinin asli) çok daha ilimli bir baslik tasiyor.

(6) Ama yazinin plani ayni... Cumlelerin %97'si ayni... İddia ve yorum tamamen ayni... Yani ayni yaziyla karsi karsiyayiz.

(7) O gunlerde Paris'teydim. Ve hemen ertesi gun Turkiye'yi çok iyi taniyan, buraya en az 30 yildan beri yilda 2-3 kez gelmis, Ankara'da ust duzeyde surekli temaslari olmus bir dostumla bulusmustum. Bana, gulumseyerek yazidan soz etti. Yazinin nasil da abartili oldugunu, hele hele "dunya savasi" argumaninin ne kadar fantezist oldugunu soyledi. "Sizde hayli sakaci yazarlar var" dedi.

( Zaten ben de saskinlik içindeydim. "Uçuncu dunya savasi iddiasina kadar uzanan bu yazi niye yazilmis ve Le Monde niye basmis" diye kendime kendime sormustum.

(9) Bu yazinin yayimlanmasindan kisa bir sure sonra Ahmet Altan'in bir kitabinin çevirisinin Fransa'da piyasaya suruldugunu gordum. O zaman "Ha! Kitabin ve yazarinin pazarlanmasi gibi bir amaç varmis belki de. Çarpici bir yazi ile 'Bu yazar da kim?' gibi bir merak yaratilmak istenmis" diye dusunmustum.





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Şapkadan Tavşan Çıkmıyor.

Ayşe Hür 28 Kasım tarihli yazısında, Şapka Devrimi'ni ele almış. Takıldığım nokta ise İskilipli Atıf Hoca ile ilgili iki bölüm. Haklı-haksız tartışmasına hiç girmeden yazıdaki çelişkiye dikkat çekmek istiyorum. Ayşe Hür, şapkaya karşı yapılan eylemleri anlatmaya başlarken şöyle yazıyor :

Başta Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane olmak üzere pek çok yerde, “din elden gidiyor”, “gavur memur istemeyiz”, “şapka istemeyiz” sloganlarıyla gösteriler başladı.Çoğu küçük olaylardı ama 25 Kasım 1925 günü Erzurum’da İskilipli Atıf Hoca adlı din adamının başını çektiği olaylar ancak silah zoruyla bastırıldı. 

Bu paragraftan,  Atıf Hoca'nın Erzurum'da olaylar çıkarttığı fikrine kapıldıysanız vazgeçin, çünkü yazar üç paragraf aşağıda kendini yalanlıyor:

Şapka Kanunu’na yönelik en büyük tepki Erzurum’da yaşandı. Gayrı resmî kaynaklara göre 30 kişinin idamı ile biten olayları İslam Teali Cemiyeti yöneticilerinden İskilipliAtıf Hoca adlı din adamının kışkırttığı iddia edilmişti. Halbuki Hoca o sırada İstanbul’da idi. 

Ayşe Hür, en üstte Atıf Hoca'nın Erzurum'da olaylar çıkarttığını, hiç bir çekince veya şüpheye yer bırakmadan yazmıştı. "İddia ediliyordu" bile dememişti. Sonraki paragrafta ise "iddia edilmişti" cümlesini kurdu. Eğer yazıyı ilk paragrafın olduğu yere kadar okursanız, Atıf Hoca'nın Erzurum'da olay çıkartan grubun başında olduğunu düşünürsünüz ama  okumaya devam ederseniz bu sefer olaylar sırasında  İstanbul'da olduğunu düşüneceksiniz. 

Soner Yalçın'ı kaynak gösterme zahmetine girmediği için eleştiriyorduk, Ayşe Hür ise yazının sonunda belirttiği kaynaklarından okuduklarını, her hangi bir mantık silsilesi gözetmeden olduğu gibi yazısına dolduruyor anlaşılan. Sonuç olarak, popüler tarihçiliğimizde de işler kötü.





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Tevrat ve Mitoloji

Özdemir İnce 28 Kasım 2010 tarihli yazısında dinler tarihine girişmiş. İncisini alıntılayalım:

JEAN Bottéro'nun Kırmızı Yayınları tarafından yayınlanan “Tarihte Tanrı Fikrinin Doğuşu” (Naissance de Dieu, La Bible et l'historien; Editions Gallimard) adlı kitabı şu çarpıcı cümle ile başlar:
“3 Aralık 1872'de Kutsal Kitap, ‘bilinen en eski kitap', ‘ötekilerden farklı bir kitap', ‘bizzat Tanrı'nın yazdığı ya da dikte ettiği kitap' olma gibi çok eski dönemlerden gelen niteliğini yitirmiştir.” (s. 23)

Kaçıncı bası olduğunu belirtmediğiniz bir kitabın sayfa numarasını referans vermek kimin ne işine yarayacak acaba? Kitap 2010'da yayınlanmış ama aynı yıl içinde yeni bası yapmaz mı sanıyorsunuz yoksa her basıda sayfalar muhafaza edilir mi sanıyorsunuz? Ne kadar da akademiksiniz siz öyle.

Jean Bottéro ülkemizde köşe yazarlığı yapmadığı için kapsama alanımız dışında. Biz Özdemir İnce'nin bu önerme üzerine (çok da sorgulamadan) vardığı sonuçları alıntılayalım:

O gün Londra'nın Society of Biblical Archelogy'sinin önünde ilk Asur bilimcilerden biri olan G. Smith olağanüstü bir keşif yaptığını açıklıyordu; bu Asur bilimciler çivi yazısını sökmek için elli yıl çaba ve gayret göstermişlerdi ve artık antik Mezopotamya toprağından çıkan tabletler hazinesinin dökümünü yapmaya başlamışlardı.
Smith orada Kutsal Kitap'ta geçen tufan öyküsüne çok yakın bir öykü ve bu konuyla ilgili ayrıntılar bulmuştu. “Gılgamış Destanı” idi söz konusu olan. Tevrat'ta anlatılan tufan öyküsü ile yaratılış sürecinin kaynağı Asur-Sümer mitolojisi ise şimdi ne olacaktı? O zaman Tevrat'ın yapısal varlığı da değişmeyecek miydi? Bu durumda Tevrat, İsrail anonim (sözlü) edebiyatından bir seçmeler kitabı olmuyor muydu? Doğrusunu söylemek gerekirse Tevrat bir seçmeler kitabı oluyor. Zaten öyle olduğu 1872'den sonra iyice kanıtlandı.

Özet geçelim: "Büyük tufan Tevrat'tan çok daha önceki kaynaklarda efsane olarak yer alıyor. Demek Tevrat da bir insan eseri, bir nevi seçme eserler derlemesi." diyor sayın İnce.

Sayın İnce, mitoloji ile dinin birbirini tutmaması hangisini yanlışlar ki?

Söz konusu araştırmalarda çıkan bulgular Tevrat'takilere zıt olsaydı ne diyecektiniz? Tevrat'ın doğruluğundan şüphe duyacak mıydınız? Eğer bunlar "tarih"se duyacak, "mitoloji" ise duymayacaktınız.

E peki Tevrat'tan eski bir mitoloji Tevrat'ta anlatılanlara uyuyorsa niye insanlar Tevrat'ın Tanrı eseri olduğuna inanmaktan vazgeçsin ki?

Tevrat'ın insan eseri olmadığına inanmayabilirsiniz. Hem de ortada hiçbir delil yokken de sırf etrafa bakıp kitaplara, Tanrıya inanmayabilirsiniz, ona bir şey demiyorum çünkü sezgi meselesidir. Peki ama bu mitolojik hikayelerden ne çıkmalı ki Tevrat'ın Tanrı eseri olduğuna inananlar size yaranabilsin? 

Devam edelim:

Bu kitabı önce dindarlar okumalı: Kitabı içlerine sindire sindire okurlarsa, dinden çıkmak yerine daha iyi, daha bilinçli mümin olacaklarına inanıyorum. İnsan imgeleminin, insan dehasının ürünü olmak, insan imgeleminden, insan elinden çıkmak hiçbir din kitabını değersizleştirmez.

Tevrat
Mümin "iman eden" demektir sayın İnce. İlk cümlede "iman etmek"ten, ikinci cümlede ise bir dini beğenmekten, benimsemekten bahsetmişsiniz. İnce bir fark var arada. Köşe yazarı olmakla köşeci olmak arasındaki fark kadar İnce.




Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

TSM

Güneri Cıvaoğlu 28 Kasım 2010 tarihli yazısında TSM kültürünü ortaya koymuş. Bakalım neler diyor:

Genelde stilize edilmiş giysiler, bizim has müziğimiz.
Dede Efendi’nin “Ey but-i nev eda”

"Ey büt-i nev eda" olacak.

Tanburi Cemil Bey’in “Sevdim seni işvebaz”

"Sevdim seni ey işvebaz" olacak

Kaptan Zade Ali Rıza Bey’in “Gel ey denizin nazlı kızı”

O eser Kaptanzade Ali Rıza beye değil Aleko Bacanos'a aittir. Hatta şarkıyı Deniz Kızı Eftalya'ya yazdığı söylenir.

ve daha bir dizi Türk Musikisi yapıtlarıyla balerinler ve baletler sahnede uçuşuyorlar, süzülüyorlar, kayıyorlar...

dansçı
Ayıp etmişler sayın Cıvaoğlu. Yok Böyle Dans'taki performansınıza rağmen sizi piste çıkarmamışlar da daha adını, bestecisini bilmediğiniz eserleri köşenizde yazmanızı tercih etmişler. Ben olsam sizi orada baş balet yapardım. Olta atma pandomimi falan yapar, dansçılarımızın ufkunu açardınız.






Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Geçmiş Zaman Olur Ki...

1895 Montparnasse tren kazası
Sanem Altan, küçük bir tarih araştırması yapmış ve bunun neticesinde de geçmiş üzerine bir eleştiride bulunmuş:

Dünyada olan ne sosyal devrimler, ne de teknolojik devrimler bizim ülkemizde bir etki yaratmış. Ne tuhaf! Küçük bir tarih araştırmasıyla bile atladığımızı görebileceğimiz devrimler şunlar sanırım: 18. yüzyılın ikinci yarısında, İngiltere’de dokuma tezgâhlarının buharla çalışmasıyla birlikte gerçekleşen sanayi devrimi. 
 Sanayi Devrimi sadece buharlı makinelerden ibaret değil tabi ki, ama Sanem Altan "küçük bir tarih araştırmasıyla" onu örnek olarak gösterdiği için oradan gidelim.

Birçok ülke bu devrimi kendi bünyesine uygulamış ve çağ atlamış. Biz duymamışız bile sanki. 

Robert Fulton, buhar makinasının gemilerde kullanılmasını  sağladı ve 1803'de Fransa'da beklediği ilgiyi görmemesi üzerine, 1807'de Amerika'da denemeler yaptı.  1815'de de Thames nehrinde  buharlı gemiler görülmeye başlandı.

Peki  yazarın iddia ettiği üzere, ülkemizde kimse duymamış mıydı bu olanları ?  Galiba duyanlar vardı, mesela zamanın padişahı II: Mahmut. 1828'de ilk buharlı gemi İngiltere'den satın alındı. 1837 senesinde İstanbul Tersanesi'nde ilk buharlı gemi inşa edildi. Yine 1825'te ilk defa demiryolu taşımacılığının kullanılmasından sonra 1860 senesinde Anadolu'da ilk demiryolu inşaatına başlanmıştır. O çağın iletişim ve etkileşim olanakları düşünüldüğünde kötü bir hız sayılmaz. Hele ki, günümüz olanaklarını ve bu olanaklara rağmen, mesela 3G'nin ülkemize geliş hızını gözönüne aldığımızda...

1789’da bizim tarih derslerimizde Fransız ihtilali olarak okuduğumuz burjuva devrimi. Bu da birçok ülkeyi etkilemiş ve yeni düşünce ve yeni anlayışlar çıkarmış ortaya. Küçük bir zümre dışında biz bunu da atlayıp, aldırmamışız.

Fransız İhtilali'nin tarih derslerimizde yansıtıldığı şekilde bir burjuva devrimi olmadığını Fransız tarihçiler kendileri söylüyor. Ama bu çetrefilli tartışmayı bir yana bırakıp olduğu gibi kabul etsek bile, Osmanlı'nın bu devrime kayıtsız kaldığını söylemek zor. Birincisi, devrimin olduğu tarihte Osmanlı, Avusturya-Macaristan ile savaştaydı. İhtilalin etkisinden korkan Avusturya iki sene sonra savaştan çekildi ve Ziştovi Andlaşması imzalandı. Düşünsel manada ise saltanatların yıkılabileceği fikri Osmanlı'da da tomurcuklanmış oldu. Önce Genç Osmanlı'lar, sonrasında Jöntürkler bu akımın sonuçlarıydı. 

1917’de Rusya’da olan Proletarya Devrimi. Bütün dünya bundan etkilenmiş. Bütün kapitalist ülkeler bundan etkilenmiş. Yeni düzenlemeler, yeni dengeler oluşmuş. Biz bu devrimle de ilgilenmemişiz.

Özellikle, burada, yazarın o dönemdeki insanlardan ne yapmalarını beklediğini anlamak çok güç. Ülke, bir Dünya Savaşı'nın içinde. Bu savaşın erken bir sonucu olarak Rusya'da bir ihtilal olmuş ve Bolşevikler başa geçmiş. Osmanlı'nın ne olacağı belli değil. Hatta Bolşevikler bile henüz ülkeye tam hakim olabilmiş değil. Unutmayalım, SSCB'nin kuruluşu bile devrimden beş sene sonra 1922'dedir. Buna rağmen,  Türkiye Komünist Parti'sinin kuruluşu 1920'dir. Yazarın "bu devrimle de ilgilenmemişiz" sözü, diğer yazdıkları gibi sadece dolgu malzemesi olmaktan öteye gitmiyor.

İnternet çağının insanları olarak,  hangi milletten olurlarsa olsunlar geçmişte yaşamış halkları "dışarıya kapalılarmış, gelişmeleri takip edememişler canım" diye eleştirmek ne kadar kolay değil mi? Bakalım bir asır sonraki nesiller  hakkımızda ne yazacaklar? Şöyle bir şey olabilir mi?

komünizm
"2000'li yıllarda Türkiye'deki insanların  fikir dünyasında geri kalmalarının sebeplerinden biri de, doğru dürüst her hangi bir şey yazamayan insanlara gazetelerinde sütun sütun yer vermeleridir."





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Türkiye'nin En Saf Köşe Yazarları - Hariçten İhtisap 6

Hatırlarsanız 2010 yılının başında gazetelerde bir Moğolistan gümbürtüsü kopmuştu. Sonradan Moğolistan yetkililerinin baştan sonra yalanladığı fantastik haberi, kaynağına inerek inceleyelim.

Meliha Okur'un 21 Ocak 2010 tarihli yazısından alıntı:

Meğer Çin'in komşusu, Cengiz Han'ın torunlarının ülkesi Moğolistan, uzun süredir "erkeksizlikten" kıvranıyormuş. Nüfusu 3 milyonu geçmeyen Moğolistan'da altı kadına bir erkek düşüyormuş!..
Durumu bize anlatan ve konuyu çok yakından takip eden işadamı gülerek dedi ki, "Moğolistan'a damat olarak giden erkekler, '40 dönüm bostan yan gel Osman,' misali yatıyor!..
Moğolistan'da erkekler rahat. Kapanın elinde kalıyormuş. Üstelik erkeklere Moğolistan'da başlık parası ödeniyormuş!..
İşadamı anlattı. Başbakan Erdoğan geçen yıl gittiği Moğolistan'da, "Orhun Kitabeleri'nin bulunduğu bölgede yollar yapılmalı" deyince Moğollar çok ama çok heyecanlanmış. Sanmışlar ki, yolları yapmak için Türkiye'den uçak dolusu erkek işçi gelecek. Bakmışlar, gelen makine.Türkiye'deki dostlarına, "Gele gele sadece makineler geldi, üzüldük" diye dert yanmışlar.

Meliha Okur'un konuştuğu işadamı kimdir, ne iş yapmaktadır bilmem ama tahsilini İşletme bölümünde yaptığına ve iyi dereceyle tamamladığına eminim.

Jale Özgentürk'ün 21 Ocak 2010 tarihli yazısından alıntı:

Moğolistan'dan önümüzdeki günlerde bir heyet gelecek. Ama ellerindeki dosyada hayli ilginç bir 'ticari istek' var. 6 kadına sadece bir erkek düştüğü Moğolistan, hızla azalan nüfusuna çözüm için 20 bin Türk erkeği istiyor.
Rusya'nın egemenliğinde geçen yıllar boyunca işi, gücü olmayan müslüman Moğol erkeklerinin büyük bölümü alkolün pençesine düşmüş. 
Müslüman Moğol erkeği mi var? Moğollar Budisttir. Moğolistan'ın sadece %4'ü Müslümandır. Onlar da Moğolistan'da yaşayan Kazaklar, Kırgızlardır.
Moğolistan'da erkek nüfus azalıyor. 6 kadına bir erkek düşüyor.
Moğol hükümeti giderek artan bu endişelerini gidermek için şimdi Türkiye ile farklı bir talepte bulunuyor. Türkiye'den 20 bin erkek istiyor.
Bu aşamada görüşmeler sürüyor. Önceki gün bu konuda çalışmaları yürüten bir yetkili ile sohbet ettik. Moğolistan'da erkek sayısının azlığının, ülkede önemli sıkıntılar yarattığını söyleyen yetkili, Moğolistan'dan önümüzdeki günlerde üst düzey yetkililerden oluşan bir heyetin geleceğini anlattı. Heyetle nasıl bir yol izleneceğini konuşacaklarını söyleyen yetkili, "Halk, Ruslar kökümüzü kuruttu diyor. Türk erkeklerinin çalışkan olduğunu düşünüyorlar. Türk erkekleri gelirse kendi erkeklerinin de silkineceğini düşünüyorlar" diyor.

Jale Özgentürk de bu bilgiyi bir Moğolistan yetkilisinden aldığını söylüyor. O yetkili boş zamanlarında işadamlığı da yapıyor mu acaba?

Şimdi de bu tespiti yapan Ekonomi Türk blogunda bu konuyu ele alan ilk yazıdan alıntı yapalım:

Jale Hanım, dalga mı geçiyorsunuz, adam mı seçiyorsunuz? Bugün 1 Nisan da değil. Bu “haberi” gerçekten inanarak, ciddi ciddi yazdıysanız bir doktora görünmenizi tavsiye edeceğim. Sadece siz değil, o yazının yayınlanmasına onay veren kim varsa hepsi bir doktora muhakkak görünsün. Akıl var mantık var, söylediğiniz kadın/erkek oranını aklınız alabiliyor mu? Kafanıza örs mü düştü? Hiç birinizin aklına internette ufak bir araştırma yapmak gelmedi mi böyle uçuk bir yazıyı yayınlamadan önce? Yeni yetme bir gazeteci de değilsiniz ki cehaletinize vereyim. 25 yıldır bu işi yapıyorsunuz.
Moğolistan Istatistik Enstitüsü’nün açıkladığı verilere göre Moğolistan’da erkek/kadın oranı 2007’nin sonunda şu şekildeymiş:

Doğumda: 1.03
0-14 Yaş Aralığında: 1.019
15-59 Yaş Aralığında: 0.938
60 Yaşın üzerinde: 0.793
Tüm Nüfusta: 0.95

Dikkat ederseniz 15-59 yaş aralığında erkek kadın oranı 0.938 imiş, yani her 100 kadına karşılık 94 erkek varmış. Jale Özgentürk’e de 100 kadından 6 tanesi erkek bulamıyor demişlerdir, o da “vay anasını demek her 6 kadına bir erkek düşüyormuş öyle mi?” diyerek bu bahsettiğimiz komediyi kaleme almış.

Lakin Jale Özgentürk 22 Ocak 2010 tarihli yazısına da bu konuda ısrarlı gibi başlıyor:

Bu bilgileri yetkili birinden aldım. Sağlam bir kaynağa dayanmadan böyle bir yazı yazacak kadar da sağduyumu kaybetmedim.

Ah şu Moğol yetkililer. Hem söylerler hem de sonra inkar ederler. Lakin devamına bakalım:

Üstelik bu haberi yalnız da yapmadım. Sabah gazetesinden arkadaşım Meliha Okur'la birlikte öğrendik bu çalışmayı. O da konuya ilişkin bir yazı yazdı...

Birkaç gün önce geride bıraktığımız Öğretmenler Gününü hatırlayarak sayın Özgentürk'e soralım: "Evladım o kendini camdan atsa sen de mi atacaksın?"

Aynı sitede bu cevap üzerine yazılan yazıdan alıntı yapalım:

Papağan gibi herhangi birinin söylediği sözleri köşe yazısına çevirmek gazetecilik değildir, köşe yazarlığı hiç değildir. Köşe yazarıysanız kullandığınız verilerin doğruluğunu kontrol etmeniz gerekir, ki bu bir kac dakikadan fazla vaktinizi almaz. Tabii Türkiye burası, Tuğrul Gürgür’ün dediği gibi kimse köşe yazarlarının kullandığı rakamları yanlış olmakla suçlayamaz. Yine de ben eleştirimi yapayım. Bir erkeğe 6 kadın düşmesi durumuna inanacak kadar bir insan safsa, köşe yazarlığı yapacak kadar ekonomi sezilerine sahip değildir. Jale Hanım’ın diğer bir savunması ise “Ben safım ama Sabah gazetesinden Meliha Okur da saf saf aynı haberi köşesinde yayınladı” ifadesidir. Gerçekten de öyle, ingilizcede dendiği gibi “misery loves company”
Hadi adam birinizi kandırdı, ikinizi birden nasıl kandırdı? Birinizin aklına “nasıl olur da bir erkeğe altı kadın düşer?” sorusunu sormak gelmedi.

Bence Moğolistan'a "Türkiye'de 45 milyon okura 3-5 gerçek köşe yazarı düşüyor! Türk okurlar köşe yazarı için yanıp tutuşuyor" diye haber yaptırsak daha iyi. Sonuçları da daha olumlu olur.





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Köşelerin Ustasıyım Forward Email Hastasıyım - Hariçten İhtisap 5

Ekşi Sözlük'ten enthus #21003936 entry'siyle ve dimag #21004400 entry'siyle Fatih Altaylı'nın evlere şenlik kopyala-yapıştırıcılığını bulmuşlar. Görelim.

Fatih Altaylı'nın 28 Kasım 2010 tarihli yazısından alıntı:

Güzel bir yazı
BAZEN çok güzel yazılar çıkıyor karşımıza, mail'lerde, bloglarda.
Bunu da bir okur yollamış.
Nejdet Baykal yazmış. Çok beğendim doğrusu. Paylaşmak istedim.
"Üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen çipurayı çiftlikte yetiştirmeyi başaran Türkiye, dünyanın en güzel meralarına sahipken, ineği de taaa Uruguay'dan getirmeyi başardı.
Yeterli ineğimiz yok çünkü.
Koyun sayımız iyi. Öküz de getireceklerdi aslında. Şöyle bi baktılar etrafa...
Eee, yeteri kadar var. Var ama, hayvan başka şey, hayvancılık başka şey maalesef. Bu Uruguay'dan ilk önce Lugano gelmişti bize.
Bonservisi 6.5 milyon Euro'ydu, 4 yılda ödenen para 14.5 milyon Euro. Uruguay ineklerinin tanesi 1800 Euro. 8 bin tane gelecek, onlar da 14.5 milyon Euro...
Hadi diyelim, inek yetiştiremiyoruz. Bi tane Lugano yetiştirip Uruguay'a göndermeyi becerebil-seydik, inekler bedavaya gelecekti yani. O nedenle, Lugano'nun kaptanı olduğu Uruguay Milli Takımı, Dünya Kupası'na katılıyor, biz ise Uruguay ineklerinden mangal yapıp kupayı televizyondan seyrediyoruz anca.
Top çevirmeyi bırakıp kıyaslarsak: Türkiye'nin nüfusu 72 milyon. Alt tarafı 10 milyon ineği var. Uruguay alt tarafı 3.5 milyon kişi. 13 milyon ineği var.

Nejdet Baykal'a ait bir blog yok. En azından Google'a kayıtlı değil. "Mail'lerde bloglarda" sözüne de dayanarak Altaylı'nın bu oltaya kendisine iletilmiş bir email'den ötürü yakalandığını tahmin etmek güç değil.

Güya Nejdet Baykal'a ait olan yazı bakın Yılmaz Özdil'in 9 Haziran 2010 tarihli yazısına ne kadar çok benziyor. Sanki hık demiş burnundan düşmüş:

Üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen çipurayı çiftlikte yetiştirmeyi başaran Türkiye, dünyanın en güzel meralarına sahipken, ineği de taaa Uruguay'dan getirmeyi başardı.

*

Yeterli ineğimiz yok çünkü.
Öküz de getireceklerdi aslında.
Şöyle bi baktılar etrafa...
E yeteri kadar var.

*

Var ama, hayvan başka şey...>
Hayvancılık başka şey maalesef.

*

(Bakın, bu Uruguay'dan ilk önce Lugano gelmişti bize; Başbakan'ın takımı Fenerbahçe'ye... Tosun gibi çocuktur maşallah, bonservisi 6.5 milyon Euro'ydu, 4 yılda ödenen para 14.5 milyon Euro... Uruguay ineklerinin tanesi, 1.800 Euro... 8 bin tane gelecek, onlar da 14.5 milyon Euro... Hadi diyelim, inek yetiştiremiyoruz... Bi tane Lugano yetiştirip Uruguay'a göndermeyi becerebilseydik, inekler bedavaya gelecekti yani... O nedenle, Lugano'nun kaptanı olduğu Uruguay milli takımı Dünya Kupası'na katılıyor... Biz ise Uruguay ineklerinden mangal yapıp, Kupa'yı televizyondan seyredeceğiz anca.)

*

Top çevirmeyi bırakıp, kıyaslarsak...
Türkiye'nin nüfusu 72 milyon.
Alt tarafı 10 milyon ineği var.
Uruguay alt tarafı 3.5 milyon kişi.
13 milyon ineği var.

Köşe yazarı olduğunu iddia eden bir insan gazetelerin köşe yazılarını okumaz mı? Hadi hepsini okumuyor diyelim hem bizim bloğumuzda hem de forward email'lerde en çok adı geçen Yılmaz Özdil'i de okumazsa kimi okur? Okudu da unuttu desen, Özdil'i üslubundan da mı tanımazsın? Özdil yazıları 100 metre öteden seçilebilen satır boşluklarıyla dünyanın en seçkin yazılarıdır.

Diyelim Yılmaz Özdil'i takip etmiyor, sevmiyor. Peki insan kendisine gelen bir forward email'de yazanları kopyala yapıştır usulü köşesine koyup okuruna satmadan önce onun içinden bir cümleyi de Google'da bir yerde aratıp kontrol etmez mi? Sonra o mesleğin adı köşe yazarlığından köşeciliğe inmez de ne olur?





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Adam Olma Zamanı - Hariçten İhtisap 4

Ekşi Sözlük'ten caylakadam #20973799 entry'sinde Fatih Altaylı'nın hayata dönüş operasyonu hakkındaki iki makalesini karşılaştırmış ve "Fatih Altaylı ne zaman adam olur?" sorusuyla biten mükemmel bir tespit yapmış. Makaleler arasında sadece 10 yıl yok. Aynı zamanda 180 derece değişmiş bir yaklaşım farkı var. Oynat Uğurcuğum.

Fatih Altaylı'nın 20 Aralık 2000 tarihli yazısından alıntı:

Cezaevinde boş yere can veren ve alçakça can alan militanlar bilsin ki, yanlarında halk desteği yok.
DEVLET cezaevi terörünün üzerine kararlılıkla gitti.

Fatih Altaylı'nın 25 Kasım 2010 tarihli yazısından alıntı:

Ünlü “Hayata Dönüş” operasyonlarının hayatta kalan mağdurlarından biri.
32 kişi zaten operasyonlar sırasında ölmüştü. Hacer Arıkan gibi “şanslı!” birkaçı hayatta kaldılar.
Kalmak denirse.
Bütün vücutları yanıklar içinde. Yıllardır süren tedavilere rağmen, onulmaz yaralar, geçmez izlerle. Onlar “devlete” emanettiler. Devlet yasalarla onlara ceza vermiş ve devletin hapishanelerine koymuştu hepsini.
Cezaları boyunca devlete emanettiler. Devlet ise onları öldürdü, yaktı, hayatlarını kararttı.
F tipi cezaevlerine geçmiyorlar” bahanesiyle. 

Voltaire Kurban Olsun Size

Ahmet Hakan'ın ilham verdiği Voltaire Dayı yazımızda yazarın düştüğü hatayı tekil değerlendirmiştik. Ne var ki köşecilerimizin literatüründe bu, çok sık düşülen bir hataymış. Şimdi bu hatanın antolojisini yapalım:

Ahmet Hakan'ın blogumuza misafirlik eden 26 Ekim 2010 tarihli yazısındaki alıntıyı hatırlayalım:

VOLTAİRE 'in “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” şeklinde çok bilinen bir veciz sözü var ya...

Çok ama çok iyi niyetli bir söz olmasına karşın bana acayip mübalağalı gelir.

Bu sözü her işittiğimde, “Katılmadığın fikirlerin ifade edilmesini savun savunmasına da, can vermek de neyin nesi Voltaire Dayı?” demek gelir içimden.

Ahmet Hakan'ın bir de 28 Eylül 2006 tarihli bir yazısı var:

Sanki karşımızda "O hain, bu hain, şu hain" diye mahkemeye koşan adam değil de, "Sizin fikirlerinize katılmıyorum ama o fikirleri özgürce ifade edebilmeniz için canımı bile veririm" diyen bir Voltaire vardı.

Hele hele...

Engin Ardıç'ın 23 Temmuz 2009 tarihli yazısından alıntı gelsin:

Sizi düşüncelerinizden ötürü kınama ya da kısıtlama hakkım yoktur ama onlara katılma zorunluluğum da yoktur (elbette sizin de benimkilere)... Hiçkimse de katılmadığı düşüncelerinizi savunabilmeniz için kendi canını verecek kadar enayi değildir, o Voltaire'in yumurtladığı parlak bir palavradır.

Keşke Voltaire'in günahını almasaymışsınız sayın Ardıç.

Altan Öymen'in 24 Eylül 2005 tarihli yazısından alıntı:

AB bir yana... Ünlü Fransız düşünürün bundan iki buçuk yüzyıl önceki sözünü hatırlamak yeter: 'Düşüncelerinize karşıyım. Ama onları söyleme hakkınızı hayatımın sonuna kadar savunacağım'

Voltaire'in iki buçuk yüzyıl önceki sözünü hatırlamalısınız:

"Düşüncelerinize tamamen karşıyım. Ama düşündüklerinizi söyleme hakkını, hayatımın sonuna kadar savunacağım...

Hilmi Yavuz'un 22 Ekim 2006 tarihli yazısından alıntı:

Fransız Parlamentosu'nun Ermeni soykırımının inkarını yasaklayarak cezai yaptırımlara bağlayan kararı, Türkiye'de, özellikle de entelektüel kesimlerde, Fransa konusunda büyük bir hayal kırıklığı yaratmışa benziyor;- çoğu defa da, Voltaire'in o bildik vecizesi hatırlatılarak: 'Düşüncelerinize katılmıyorum, ama düşüncelerinizi dilegetirme hakkınızı sonuna kadar savunacağım!'

Son olarak Uğur Vardan'ın 23 Temmuz 2010 tarihli yazısından alıntı:

Evet, ben de lise çağlarından beri biliyorum ki Voltaire'in, 'Fikirlerinize katılmıyorum ama, fikirlerinizi özgürce savunabilmeniz için canımı verebilirim' şeklinde çok güzel bir sözü vardır.

Lise çağında pek çok kişi onu yanlış öğrenmiş olabilir ama köşe yazarlarının liseden akılda kalan bilgiyle yetinme lüksleri yoktur; köşecilerin ise vardır tabi.

Şimdi gelelim bilginin doğrusuna. Voltaire Dayı yazımızda da belirttiğimiz üzere Voltaire böyle bir söz yazmamıştır ve Voltaire'in böyle bir söz söylediğini aktaran bir kaynak da yoktur. Ona bu sözü 1906'da Voltaire'nin biyografisini yazan Evelyn Beatrice Hall yakıştırmıştır.

1963 yılında da köşe yazarlarımız için yeni bir olta atılmıştır.

Norbert Guterman A Dictionary of French Quotations [Fransız Vecizeleri Sözlüğü] adlı eserinde Voltaire'e ithaf edilen bu sözün aslının Voltaire tarafından 6 Şubat 1770 tarihinde Le Riche başkeşişine yazdığı şu sözler olduğunu ileri sürer: "Monsieur l’abbé, je déteste ce que vous écrivez, mais je donnerai ma vie pour que vous puissiez continuer à écrire" [Muhterem (başkeşiş), yazdıklarınızdan nefret ediyorum ama yazmaya devam etmeniz için canımı veririm]

Köşecilerimiz yeni oltalara düşmesin diye söylüyorum: o mektupta öyle bir şey de yazmıyor. Dahası, böyle bir sözün zaten Voltaire'in felsefesine uymadığını söyleyen çok sayıda otorite var.

Köşecilerimiz de liseden aklında kalan bilgilere dayanarak yazı yazmayı bırakıp biraz olsun uluslararası yayınları, otoriteleri izleseler bu oltaya gelip durmazlardı.

ZokaGerçi beterin beteri var. Biz burada liseden kalma bilgilerini satmaya çalışan köşecileri irdeleyebiliyoruz. Bir de onu bile yapmayan yani bilgi sahibi de olmadan fikir sahibi olup o içi boş beylik fikirlerini yazıya dökmeyi köşe yazarlığı sananlar var. Onlara bu güzel blogumuzun satırlarında yer ayıramadığımız için kusura bakmasınlar.





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

Basın Nasıl Kurtulur

Sanem Altan 25 Kasım 2010 tarihli yazısında biz dünyadan bihaber okuyucularını bakın nasıl da bilgilendirmiş:

Mardin’in kurtuluşu...

Pazartesi akşamı Mehtap Tv’de Eser Karakaş, Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ı izlerken, bir ara Eser çok matrak birşey anlattı.

Aslında O da Posta gazetesinde okumuş bunu.

Haber aynen şöyle:

“Mardin Artuklu Üniversitesi, Mardin’in hiç işgal edilmediğini ortaya çıkardı. Belediye bundan böyle “Kurtuluş Günü” kutlaması yapmama kararı aldı.

Karar bürokrasiye katıldı, Hükümetin resmi onayı bir türlü gelmedi. Mardinliler aslında var olmayan “Kurtuluş Günü”nü bu yıl da mecburen törenlerle kutladı. Mardin Artuklu Üniversitesi uzun araştırmalar sonucunda Mardin’in Birinci Dünya Savaşı sonrasında düşman tarafından işgal edilmediğini ortaya çıkarmış idi. Araştırmaların sonucuna göre, 1918’de bir Fransız albay Mardin’e gelip kentin hemen kendilerine teslim edilmesini istedi. Mardinliler kararlılıkla “Hayır şehri teslim etmeyeceğiz” deyince albay işgalden vazgeçip döndü“

Mardin Belediye Meclisi de bu tarihi gerçeğe dayanarak, 90 yıldır 21 Kasım’da kutlanan “Kurtuluş Günü”nü “Onur Günü”ne çevirme kararı almış.

Fakat resmi karar gelmediği için kutlama yapılmış. Ama o kadar “mecburen” yapılmış ki, Vali, Belediye Başkanı ve Garnizon Komutanı törende yokmuş.

Yerlerine vekilleri göndermişler.

Bayıldım. Harika bir hikaye.

90 yıldır olmayan bir işgalin kurtuluşunu kutlatıyor devlet. Kimse de gerçeklerden bahsetmiyor.

Eser, Posta Gazetesi’ni bu haberi birinci sayfaya almasından dolayı kutladı.

Haklı.. Bu sık rastlanan bir gazetecilik değil ülkemizde.


Bahsedilen Posta gazetesi haberi 22 Kasım tarihli. Üstelik o gün gazetelerin hemen hepsi bunu haber yaptı. Dahası Altan'ın kendi gazetesi bile o gün bunu haber yaptı:


Sayın Altan'ın çalıştığı gazetede ondan bir gün önce de aynı konuda bir yazı yayınlanmıştı:


Daha da affedilmezi sayın Yılmaz Özdil bu konuyu ta 13 Kasım 2010'da gündeme taşıdı:


Biz de konuyu Mardin Nasıl Kurtulur yazımızda işledik.

31 Mart

Tarih kitaplarımızda "31 Mart Vakası" diye geçen olayın köşe yazarlarının zihninden süzülmüş haline bir göz atalım.

Soner Yalçın'ın 27 Temmuz 2008 tarihli yazısından alıntı:

Temmuz Devrimi’ne karşı 31 Mart 1909’da ayaklanan dinci-liberal ittifakın arkasında İstanbul İngiliz Büyükelçiliği’nin bulunduğu sır değil. Büyükelçi Lowther’in, istihbaratçı Yüzbaşı Bettelheim’in faaliyetleri biliniyor artık. 

Soner Yalçın'ın 31 Mayıs 2009 tarihli yazısından alıntı:

Takımın kaderini 31 Mart 1909 gerici ayaklanması değiştirecekti.

Soner Yalçın'ın ilkinden yaklaşık 1 yıl sonraki, 26 Temmuz 2009 tarihli yazısından alıntı:

Birlikten, eşitlikten, özgürlükten bahseden İttihatçılar daha tam iktidar olamadan, İstanbul’da 31 Mart 1909 gerici ayaklanması patlak verdi.

Mustafa Armağan'ın 4 Temmuz 2010 tarihli yazısından alıntı:

Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız kuşkusuz. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart isyanının yıldönümüdür de ondan.

Ayşe Hür'ün 24 Şubat 2008 tarihli yazısından alıntı:

1957 yılında Ankara’dan Talat Aydemir ile İstanbul’dan Dündar Seyhan’ın grupları Üsküdar’da, 31 Mart 1909 ayaklanmasını bastıran Mahmut  Şevket  Paşa’nın bir zamanlar yaşadığı evde toplandılar ve İttihatçı geleneğe uygun olarak silah üzerine yemin ettiler. 

Ayşe Hür'ün 20 Temmuz 2008 tarihli yazısından alıntı:

Ancak bu ılımlı atmosfer de uzun sürmedi. 31 Mart 1909 Olayı’ndan sonra ülke padişahın mutlakıyetçi yönetiminden kurtulmuştu ama kendini diğer etnisitelerden üstün gören ‘millet-i hakime’ adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi perde arkasından istediği gibi yöneten İttihat ve Terakki’nin, daha doğrusu, onun içindeki küçük bir kliğin sultası altına girmişti.

Bu bilginin lise tarih kitaplarında bile geçen doğrusunu yazalım:

31 Mart ayaklanması Rûmi 31 Mart 1325 Miladi 13 Nisan 1909 günü gerçekleşmiştir.

31 Mart 1909 günü ise bilindiği kadarıyla pek kaydadeğer bir olay olmamıştır.





31 Mart ayaklanmasını bastıran komutanlardan
Resneli Niyazi Bey

Suyun Uykudan Kaldırma Kuvveti

Arşimet ile ilgili olarak köşecilerin de katkılarıyla oluşmuş bir bilgi kirliliğini ele alalım.

Sabah neşesi tadında bir alıntı. Kadir Kaymakçı'nın İnternette Kız Bulma temalı 19 Mayıs 2010 tarihli yazısından geliyor:

Umutsuzca, bir yardım gelir diye etrafa bakınırken geçenlerde berberde bir arkadaş, bugünlerde evlilik hazırlığı yaptığı nişanlısıyla internette nasıl tanıştığını anlattı!
"Evraka" demişim!

Niye evraka dediniz sayın Kaymakçı? Etrafınızda konuşacak insan yok muydu?

Konuşma konusunda ne kadar kabiliyetsizsem de yazma konusunda fena sayılmam... 

Konuşmayı bilmem ama yazma konusunda size pek katılamayacağım sayın Kaymakçı. "Evreka"dır o.

Şimdi gelelim "evreka"nın doğru yazımını bilip de doğru tanımını bilmeyenlere.

Yalvaç Ural'ın 27 Şubat 2004 tarihli yazısından alıntı:

Akşam yemek yemek için masaya oturduğumuzda, babam tası eline aldı, "Gelin bu akşam size Arşimet'i anlatayım," dedi. Önce Arşimet'le ilgili küçük bir özgeçmiş sundu. Sonra da, onun bir gün hamamda yıkanırken, hamamtasının suda yüzüşüne bakarak, nasıl çığlıklar atıp hamamdan çırılçıplak sokağa fırlayarak, "Evreka, evreka!" yani, "Buldum, buldum!" diye bağırışını anlattı. Biz kardeşimle Arşimet'in neyi bulduğunu, sanırım ortaokula kadar pek anlayamadık. Ancak ortaokula geldiğimizde Arşimet'in bulduğu şeyin "suyun kaldırma kuvveti" olduğunu anlayabilmiştik.

Geç anlamışsınız ama yanlış da anlamışsınız sayın Ural.

Yalvaç Ural'ın 19 Temmuz 2008 tarihli yazısından alıntı:

Örneğin Arşimet, suyun kaldırma gücünü hamamda, hamamtasıyla yıkanırken keşfetmiş ve öylesine heyecanlanmıştı ki, peştemalına bile sarınmadan, “Evreka!?Evreka!” diye bağırarak sokaklarda dolaşmıştı.

Arşimet buluşundan pek emin değilmiş galiba. Evreka diye bağırırken soru işareti çıkardığına göre...

Bekir Hazar'ın 5 Kasım 2006 tarihli yazısından alıntı:

Kısılan gözler parıldamaya başladı. "Evreka" diye bağırarak banyodan fırlayan ve suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet'in yüzü gibiydi suratı.

Rahmi Turan'ın 5 Haziran 2008 tarihli yazısından alıntı:

Kendini, binlerce yıl önce suyun kaldırma gücünü keşfettiği vakit "Evreka! Evreka! (Buldum! Buldum!)" diye bağıran ünlü bilgin Arşimet’e benzeten genç adam, doktora şöyle dedi:

Savaş Özbey'in 9 Temmuz 2005 tarihli yazısından daha doğrusu söyleşisinden alıntı:

n Bir kuyrukluyıldız keşfetmek nasıl bir duygu? Sakin mi olursunuz yoksa ‘evreka!’ diye etrafta koşuşturur musunuz? 
- Evet sevinçten aynı Arşimed gibi yaptım. Ama çıplak değildim. (Archimed suyun kaldırma kuvvetini bulduğunda hamamdaydı.)

Sayın Özbey parantez açıp da biz cahil okurları bilgilendirmese halimiz harap.

Peki siz Arşimet'in adını Archimed yazıyorsunuz da karşınızdakinin konuşmasından onun "Arşimed" yazımını tercih ettiğini nasıl anladınız?

Şimdi gelelim sonuç kısmına.

Arşimet'in bulduğu suyun kaldırma kuvveti değildi. Onun bulduğu, suyun hacim ölçmede kullanılması tekniği idi.

Arşimet'in "Evreka!" bağrışını M.Ö. 1. yüzyılın sonuyla M.S. 1. yüzyılın başında yaşamış olan Vitruvius'un naklettiği anekdottan öğreniyoruz. Şanslıyız ki bu kitap zamanında İngilizceye çevrilmiş. Google Books'ta söz konusu anekdodu İngilizce okumak için tıklayınız.

İnci Sözlük tarafından izlenme ihtimaline karşı anekdotu özet geçelim:

Kral işlenmek üzere bir zanatkara bir miktar altın verip kendine taç yaptırmıştır. Lakin malzemeden çalındığı, taç yapımına gümüş katıldığı dedikoduları alır, yürür. Bunun üzerine kral o zamanın bilgesi Arşimet'ten bu sorunu çözmesini ister.

Arşimet hamama girip de suyun taştığını görünce kafayı çalıştırır. Cisimler hacimleri kadar su taşırıyorlar.  Eğer bu taç altın ise onunla aynı ayarda ve aynı ağırlıkta olan bir altın kütle ile aynı miktarda su taşırması gerekir. Aksi halde taçta başka element kullanılmış demektir. Dener. Nitekim taç daha çok su taşırır çünkü taçta gümüş vardır ve gümüş altından daha hafiftir.

Arşimet'in bulduğu budur. Suyun kaldırma kuvveti değildir. Bunun da ötesinde, eğer suyun kaldırma kuvvetine tabi bir madde olsaydı Arşimet'in cisimlerin taşırdığı suyu ölçemezdi de. İyi ki de suyun kaldırma kuvveti söz konusu olmamış.

Raketler Yukarı

Hıncal Uluç, Milli Eğitim Bakanı ile konuşmuş. Masa Tenisi Langırta Karşı başlıklı yazımızda değindiğimiz konuları da masaya yatırmışlar. Efendim, netice itibariyle Uluç demiş ki:

Milli Eğitim, okulda spora da, oyuna da karşı değil.. Bu oyunların paralı olması, iddialara, kumara dönüşmesine karşı..

Konuyla alakalı gazetelerdeki haberleri okuyunca bu sonuca varmıştık zaten. Hıncal Uluç'un bu sonuca varması için üstüne bir de bir bakanla konuşması gerekti. Neyse geç olsun temiz olsun. Yalnız, Uluç'un masa tenisinin (veya topunun) yasak olduğu konusundaki takıntısı hala sürüyor .

Masa topunu yasaklayan 1968 tarihli yasada düzeltmeler için de çalışmalar başlayacak. 

1968 tarihli yasanın ilgili maddesini yorumsuz olarak aşağıya yazıyorum. Bu maddenin neresi, olimpik bir spor dalı olan masa tenisini yasaklıyor, ben anlamadım. Anlayan varsa, lütfen anlatsın. Buyrun:

RULET, TİLT, LANGIRT VE BENZERİ OYUN ALET VE MAKİNALARI HAKKINDA KANUN 

Langırt
1- Türk Ceza Kanununun 228 inci maddesinin kapsamı dışında kalsa bile umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi rulet, tilt, langırt ve benzeri baht ve talihe bağlı veya maharet istiyen, otomatik, yarı otomatik el veya ayakla kullanılan oyun alet veya makinaları ile benzerlerini bulundurmak veya çalıştırmak veya yurda sokmak yahut imal etmek yasaktır.





Izdırap Nasıl Yazılır
Kennedy Suikastini Kim Yaptı
Güney Kore'nin Yönetim Şekli Nedir
70'lerde Sol Nasıldı
Hem Nazım Hikmet Hem Necip Fazıl

Bizim Suçumuz Ne?

Fatmagül muhabbetinden o kadar gına geldi ki, artık dizinin değilse bile  bu tartışmaların yayından kaldırılmasını talep edecek duruma geldim. Tecavüz meselesini es geçelim ama yazarlardaki bilgi yanlışını düzeltelim dedik ve açtık Oray Eğin'in bugünkü yazısını:

Hıncal Abi galiba Vedat Türkali'nin romanının özünü tek kavrayan kişi...

Oray Eğin, Hıncal Uluç'a arka çıkayım derken biraz abartmış. Çünkü Vedat Türkali'nin böyle bir romanı yok. Fatmagül'ün Suçu Ne, Türkali'nin yazdığı bir senaryo. Olmayan bir romanın "özünü kavramak" da biz fanilere değil ancak "büyük yazarlar" a özgü bir haslet olsa gerek. Oray Eğin, Hıncal Uluç'u öveceğim derken biraz insanüstü özellikler yüklemiş ustasına. Türkali'nin senaryonun hikayesini anlattığı bir haber için


Tabi ki, Oray Eğin, bilgisizliği konusunda yalnız değil. Elif Çakır'ın 23 Eylül tarihli yazısından:

Nitekim Vedat Türkali’nin, bir dramı anlatan “Fatmagül’ün Suçu Ne” romanının televizyon dizisi olarak geldiği noktaya bakın? 

Bakıyoruz efendim diziye bakıyoruz da romanı göremedik henüz.

Mehmet Y. Yılmaz 16 Kasım'da yazmış :

Fatmagül’ün Suçu Ne ise Vedat Türkali’nin romanı. Türk toplumunda kadının konumunu anlatan bir eser. Edebiyat eserlerinin sinema ve televizyona uyarlanmalarında elbette sorunlar çıkabiliyor. Ben şahsen filmini seyretmektense okumayı tercih ederim bu nedenle. Ama herhalde her iki dizinin de sapıklığı teşvik edecek kadar orijinal metinden uzaklaştığını söyleyebilmek mümkün değil.

Yılmaz, olmayan romanı bulmuş, okumuş hatta "dizinin romanın orjinal metninden uzaklaşmadığını"  dahi iddia edebilmiş. Bravo, alkışlıyorum kendisini.

Fatmagül'ü bilmem de, sizin gibi gazetecilere mahkum olacak kadar ağır ne günah işledik biz? Okuyucu olarak bizim suçumuz ne ?




Not : Yazıyı yazarken, Oray Eğin'in hatasına kaynaklık eden yazıyı es geçmişiz. Tabi ki, Hıncal Uluç'tan geliyor


Yahu bu ülkenin en büyük sorunu, en büyük ayıbı orda duruyor.. Roman, filmi ve dizisi bu ayıbın altını hem de nasıl kalın kalemle çiziyor..Fatmagül'ün Suçu Ne, bir çığlık.. Bunun farkında olan var mı?..





Izdırap Nasıl Yazılır
Kennedy Suikastini Kim Yaptı
Güney Kore'nin Yönetim Şekli Nedir
70'lerde Sol Nasıldı
Hem Nazım Hikmet Hem Necip Fazıl

Eskiden Nevruz mu Varmış? - Hariçten İhtisap 3 -

Yılmaz Özdil 21 Mart 2010 tarihli yazısında esip gürlemiş:


Nevruz

Neymiş efendim...

Türkler Nevruz diyormuş.

Kürtler Newroz diyormuş.

Hadi len!


*

Kimse kimseyi yemesin.

Nevruz bayram değildir.

*

PKK dayattı, kutluyoruz.

Hepsi bu.

*

İddia, önerme gayet net. Devamında da kutlamayı yapanlara şöyle bir ayar veriyor:

Koca koca bakanlarımız örs dövüyor, yumurta tokuşturuyor, olimpiyat ateşi gibi meşaleler yakılıyor, göbekli göbekli valilerimiz el ele tutuşup ateşten hopluyor, sanırsın çocukluğundan beri kutluyor...

Şimdi bir de sayın Özdil'in 28 Ekim 2010 tarihli yazısından bir alıntı yapalım:

200 bin civarında orijinal siyahımız var; mühendis, doktor, eczacı, hepsini buraya sığdırabilmem imkansız, tadımlık verdim... Şuralardan gelmişler, şu tarihte gelmişler filan, merak bile etmezler, özbeöz, ne mutlu Türküm diyene’dir onlar, hatta köylerde ikamet edenleri Yörük Türkçesi konuşur... Çağdaş yaşamın kaleleri, İzmir, Muğla, Edirne, Mersin civarında ağırlıklı yaşarlar. İzmir’de dernekleri var. Hıdrellez, Nevruz gibi, baharı müjdeleyen günü kutlarlar, Dana Bayramı, komşularını da alıp, piknik yaparlar. Geçenlerde belgesel için röportaj yapmışlar, şöyle diyordu bi tanesi: “Bir Afro-Türk için İzmir’de yaşamak, rahat, kolay, mutlu ve onurludur, İstanbul’a gittiğimizde bizi kaçak göçmen zannedebiliyorlar!”

*

Onlarla büyüdüm ben.

*

Bak hele! Mart ayında "Çocukluğunuzda Nevruz mu vardı ulen!" diye haykıran Özdil Kasım ayındaki yazısında "Ben 6 yaşından beri Nevruz kutluyorum!" diyor. İlginç değil mi?

Görülen o ki zaman Nevruz bayramının ve sayın Özdil'in hafızasının lehine işliyor.

Son olarak http://yolcununkelimeleri.blogspot.com/2010/03/sultan-cuhela-ylmaz-ozdile-cevabmdr.html adresindeki yazıdan yapacağımız alıntıların Özdil'in hafıza koridorlarına lavabo-aç etkisi yapacağını umuyoruz:


24 Mart 1921 tarihinde Nevruz kutlamaları dolayısıyla Azerbaycan Hükümet Başkanı Neriman Nerimanof tarafından, Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle bir telgraf gönderilmişti:

“Cenubi Kafkasya komiseri, Azerbaycan Serbest Harbiye Mektebi talebeleri, iki bölüklü Süvari askerleri ve Şuşa Muhafız Taburu askerleri, Türk milletinin büyük Nevruz Bayramı’nı tebrik ediyor ve biz ümit ediyoruz ki; Azerbaycan İnkılâp Ordusu, kahraman Türk ordusu ile beraber, Garp emperyalizmi tazyikinde bulunan şark milletlerini yakında kurtarırlar. Yaşasın Şark İnkılap Başları Mustafa Kemal!”

Bu sizin saçmalıklarınıza tek başına cevap olsa da Ahmet Emin Yalman’ın da 1922’deki Nevruz kutlamaları ile ilgili yazısını da ola ki anlamamışsınızdır diye yazıyorum:

“Ankaralılar, geleneksel Nevruz şenliklerine her yıl büyük coşkuyla katılır, baharın gelişini sevinçle karşılarlardı. Geçen yıl İnönü Muharebeleri nedeniyle Nevruz şenlikleri sönük geçmişti. 1922 şenliklerinin daha canlı olması için bütün okullar haftalar öncesinden hazırlığa başladılar.”

Daha fazlası için “Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi”nin 2008 Mart Sayısına bakılabilir. Bilhassa Ruhi Ersoy’un Anadolu Folklorunda Nevruz makalesi yararlı olacaktır.

Blog sahibi Yolcu'ya teşekkür ederiz.