Abdülillah'ın Ölümü

Hasan Pulur yazısında okurlarını yakın tarih hakkında bilgilendiriyor.




Yer Irak. Tarih 1950'ler. Bakalım yazarımız o günlerin gelişmelerini nasıl aktarıyor:







Tarih sayfalarını araladığımızda karşımıza çıkanlar ise Hasan Pulur'un dedikleriyle pek örtüşmüyor.





Abdulillah'ın niyabet ettiği Irak kralı II. Faysal 1958 yılında öldürüldüğünde 23 yaşındaydı.





Pek çocuk denemez.





Hele ki Fatih'in İstanbul'u 21 yaşında fethedişini kutladığımız şu günlerde.





Yine de bu tabiri sayın Hasan Pulur'un olaylara ve kişilere karşı babacan yaklaşımına verelim ve çok uzatmayalım.



II. Faysal

Nihat Genç Nereye Koşuyor

Nihat Genç'i tanırız.

Veryansın etmesiyle meşhurdur.

Birtakım olaylara kızar, coşar, aşka gelir bağırır. Kızdıkça duygusallaşır, duygusallaştıkça daha da sinirlenir.

Eski ülkücülüğüyle 1990'lardan sonraki solculuğunu birleştirmiş tipik bir "ulusalcı" olarak bilinir.

Bakalım bu sefer kime, niye veryansın etmiş:



Trabzon'u eleştirdiği hususlar gerçekten çok ilginç. Nihat Genç futbol gündemini hangi alternatif mecradan izledi, öğrendi de bu sonuca vardı bilemiyorum. Fakat hatalarını şöyle sıralayabiliriz:

- Trabzonspor şike davası açıldığında davaya müdahil bile olmadı. Dava Savcılık ile Fenerbahçeli yöneticiler arasında işledi. Sonradan Altayspor ve Bucaspor Mart ayında davaya müdahil olduğunda dahi Trabzonspor hala davaya katılmamıştı. Tabii Trabzonspor bu tavrının karşılığını Aziz Yıldırım'ın savunmasında Trabzonspor'a yönelik dayanaksız suçlamalarıyla aldı. Aziz Yıldırım, mahkemeye kendini savunduğu duruşmada Trabzonspor'un da şike ve teşvik primi verdiğini iddia etmişti. İşte ancak ondan sonra, 11Nisan 2012 tarihinde yani soruşturmadan yaklaşık 1 yıl sonra Trabzonspor davaya müdahil oldu. Bu önemsiz ayrıntı Nihat Genç'in gözünden kaçmış olacak.

Dava dışında da Trabzonspor'un tutumu şöyleydi:

Mayıs ayında Trabzonspor başkanı Sadri Şener hala "Fenerbahçe'nin küme düşmesinin hatta o yönde bir kararın çıkmasının bile Türk futboluna zarar vereceğini" söylüyordu.

Onun da ötesinde, Sadri Şener verdiği demeçlerde Aziz Yıldırım'ın hapis cezasına da karşı olduğunu dile getirmişti. Sadri Şener:

"Gazetede okuyoruz Aziz Bey'e 50 ile 169 yıl, öbür tarafta biri öbürünün boğazını kesiyor, 24 yıl. Ben hukukçu değilim ama vicdanen pek uymuyor"

açıklamasını yaparken Nihat Genç hangi ülkedeydi acaba?

Nitekim TFF başkanlık seçiminde de Yıldırım Demirören'in misyonunun Fenerbahçe'yi kurtarmak olduğu aleni olduğu halde, Fenerbahçe'nin açıkça desteklediği tek aday olduğu halde Trabzonspor da aynı adayı destekledi. Bu desteğin tek koşulunun ise 2010-2011 kupası konusunun doğru değerlendirilmesi olduğunu bugün hepimiz biliyoruz. Ve tabii bu yegane vaadin yerine getirilmediğini de.

Kısacası Trabzonspor yönetimi bu süreçte Trabzonspor'un %100 ilgilendirmeyen hiçbir konuda Fenerbahçe aleyhine bir tavır almamış hatta bu uğurda Galatasaraylı ve Trabzonsporlu pek çok taraftarın da tepkisini çekmişti.

Fenerbahçe'ye karşı duruşunun karşılığını Aziz Yıldırım'ın savunma yaparken Trabzonspor'a sataşmalarıyla alan, Fenerbahçe'nin adayı Demirören'e verdiği desteğin karşılığını nasıl bir haysiyet dairesinde aldığını herkesin gördüğü Trabzonspor bir de Nihat Genç'in kaleminin hedefi olmuş. Nihat Genç iyi etmiş. Atalarımız ne demiş? "Düşene bir tekme de sen vuracaksın". Bravo.

Yazıya devam edelim:

Bu yazısından da Nihat Genç'in sadece futbol gündemine uzak olmadığını, zaten futbol bilgisinin de sınırlı olduğunu görüyoruz.

"Şikeye karar verecek olan yargıdır" ifadesi bunu açıkça gösteriyor. Şike davasında şike suçunun varlığına karar verecek olan mahkemedir ama Futbol disiplin soruşturmasında buna karar verecek olan TFF yönetiminin kendisidir.

Sürecin uzatılmasının nedeni de Fenerbahçe'nin ta kendisidir. Fenerbahçe'nin şikeden suçlu bulunduğu birinci etik kurulu raporu asla uygulanmadı. Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği TFF başkanı istifa edip yeni yönetim kuruldu. Bu süreçte aylar hatta neredeyse 1 yıl geçti. Yeni seçilen TFF yönetim kurulunun etik raporu da Fenerbahçe lehine şike yapıldığını tescil etti. Ancak Fenerbahçe yöneticilerinin Fenerbahçe lehine yaptığı şikeden Fenerbahçe'nin sorumlu tutulmayacağı yönünde bir hukuki şahesere imza attıkları için süreç uzadıkça uzuyor. Sayın Nihat Genç bu hususları da araştırırsa hakikati görecektir. Tabii öyle bir niyeti varsa.

Ülkücülükten 180 derece dönüp 100 metre ileride "Ben eski ülkücüyüm" edebiyatını da kullanatak ulusalcılığın baş tacı olan Nihat Genç şimdi de "Ben anadan doğma Trabzonsporluyum" edebiyatını kullanarak Recep Tayyip Erdoğan'larla, Ertuğrul Özkök'lerle, Ercan Saatçilerle yol arkadaşı olmuş. Hayırlı olsun.

Trabzonspor'un hakkı iade edilir mi belli değil. Fenerbahçe'ye ne ceza verilir, o da belli değil. Ama Nihat Genç'in ikbalini şimdiden garanti altına aldığı kesin. Sözlerime Nihat Genç'in, şu anda omuzlarında olduğu Fenerbahçeliler hakkında yıllar önce söylediği sözlerle son vereyim:

".....ve şimdi çok daha iyi anlıyorum, hepimizin gerçek takımı fener'dir. İbne, puşt, birbirinin kuyusunu kazan orada, arkasından konuşan orada, ruhsuzlar orada....."

Biber Gazı Kardeşliği

Fenerbahçe-Galatasaray maçı pek çok köşe yazarı gibi Ertuğrul Özkök ile Ahmet Hakan'ın da yazısına konu olmuş. Bu sayede sadece onlar için okurlar için de eğlenceli malzemeler çıkmış.


Malum, maçı takip eden 24 saat boyunca basında ve sosyal medyada en merakla izlenen husus Galatasaray'a kupanın nerede takdim edileceği oldu.

Hatta çıkan krizi çözmek için Başbakan valilik eliyle duruma müdahale etti. Stadyumun ışıklandırmalarından Demirören'in kupayı soyunma odasında verme teklifine kadar bir çok ayrıntı konuşuldu, tartışıldı, yazıldı, çizildi.

Ertuğrul Özkök ise maç sonrasını ikiye ayırmış ve ilk kısmına "kupayı aldığı dakikalar" adını vermiş. Eğer gece yarısına kadar o sahneyi izlemek için beklediyse elbette kendisini eleştiremeyiz; takdir etmekten başka diyecek bir lafımız olmaz ama muhtemelen Ertuğrul Özkök gerçek gündemden bayağı uzak kalmış ve Galatasaray'ın kupayı ne zaman aldığına, maçtaki seyircilerin kıyafetlerine dikkat ettiğinin onda biri kadar bile dikkat etmemiş, kupayı kazanmakla almak arasındaki o bıçak sırtı tartışmaları tamamen görmezden gelmiş ve belki de gerçekten de görmemiş. Kendisini tebrik ediyoruz.

Ertuğrul Özkök'ün ekürisi Ahmet Hakan da maçtaymış. Bir de onun gözlemine bakalım:



Biri "çekirdekten solcu" diğeri "çekirdekten muhafazakar" iki köşe yazarının liberal Hürriyet gazetesinde bulup hac yoldaşı olduktan sonra spor yazarlığına özendikleri yazılarında eşzamanlı olarak şık/rüküş değerlendirmesinde bulundurmaları İletişim Fakültelerinde ders diye okutulabilecek nitelikte. Köşe yazarlığı nelere kâdir görüyorsunuz.

Ahmet Hakan analizinde Ertuğrul Özkök'ü biber gazından kaçıp kurtulduğu için takdir etmiş. Hatta "Adam işi biliyor" demiş. Ertuğrul Özkök'ün yazısına dönüp bakalım, bu keskin gözlemin aslı var mı:


Maalesef aslı yok. Ertuğrul Özkök biber gazını tatmış. Hatta "Öldürür" diyebilecek kadar derin gözlem bile yapmış. Onca yıllık solculuğunda yemediği biber gazını VIP tribününde yemiş olması ise kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Böylelikle Ertuğrul Özkök ile Ahmet Hakan'ın yoldaşlık ettiği mecralara bir yenisi ekleniyor: biber gazı kardeşliği. İkisinin de bundan haberi yok gibi görünüyor. Biz yazalım; belki bir haber veren çıkar.

Kanlı Bir Mayıs Hakkında

Kanlı 1 Mayıs gündemine Güneri Cıvaoğlu da kenarından ortak olmaya çalışmış. Bakalım kalemşörümüz bu yazısında okurlarını nasıl bilgilendirmiş:

Yazarımız diyor ki: "Kanlı 1 Mayıs'ın sol fraksiyonlar arasındaki bir çatışma olduğu iddiası güneş yüzü görmemiş bir iddiadır".

Üstadımızın "güneş yüzü görmemiş" (herhalde "gün yüzü görmemiş" deyiminin Bodrum versiyonu oluyor) diye tabir ettiği bilgi kendi kulağına ilk defa gelmiş olabilir. Ya da yazarımız tüm ömrünü kıyasıya bir entelektüel mücadeleye adamış olduğu için fazlasıyla dolup taşan hafızası biraz yanılmış olabilir. Hatırlatalım. Çok uzakta değil. Kendi çalıştığı gazetenin arşivinde "2 Mayıs 1977" tarihli Milliyet gazetesine bakması yeterli.


Görüldüğü üzere olayları sıcağı sıcağına aktaran haber ajanslarının hepsi gibi Milliyet gazetesi de o gün itibariyle kanlı 1 Mayıs'ı Maocular ile TKP arasındaki bir çatışma olarak manşetten aktarmıştır. Yani iddia pek de güneş yüzü görmemiş bir iddia değildir.

Civaoğlu'nun kenarından yakalamaya çalıştığı güncel polemik ise şudur: 1 Mayıs 1977 günü ateş açanların Maocular olduğu yönündeki ilk yıllara ait bilgiler sonradan sümen altı mı edildi yoksa yerlerine daha geçerli bilgiler mi geçti? İşte tartışma bu noktada dönerken sayın Civaoğlu bunun güneş yüzü görmemiş bir iddia olduğunu yazarak polemiğe tutunmaya çalışmaktadır ama onun bu hali kuşkusuz ki polemiğin diğer taraflarına bu yoruma suskun kalmaktan başka yol bırakmamaktadır.

Tabii bu ufak ayrıntı için duayenimizin kalbini kırmayalım. Netice itibarıyla, onun da dediği gibi gerçeğin ne olduğu 35 yıldır ortaya çıkmış değildir. Fakat ufak bir ayrıntıyı da eklemeden geçmeyelim:

Gerçeğin ne olduğunu ortaya çıkarmak, olguları doğru aktaran muhabirlerin ve aktarılan olguları doğru analiz eden köşe yazarlarının borcudur. Ömrünü üst düzey şarap gurmeliğini, sahillerde, teknelerde güneş yüzü görmesini, Paris'teki kafeleri anlatmakla geçiren hava-civa otoritelerin ise harcı değildir.