29 Kasım 2010 Pazartesi

Le Monde Okur Dünyadan Bihaber - Hariçten İhtisap 7

Ekonomi ve Toplum blogunda çıkan bir Keynesian006'ya ait yazı ve o yazıya dayanarak Ekonomi Türk blogunda Economix'e ait "Yuh Artık Rahmi Turan" başlıklı yazıdan öğrendiğimiz Köşecilik Komedyasını paylaşmak istedik.

Sondan başlayalım.

Rahmi Turan'ın 19 Ağustos 2007 tarihli yazısından alıntı:

BİR süre önce, Fransız Le Monde Gazetesi'nde, Türkiye ile ilgili önemli bir yazı çıktı...
Ülkemizin bugünkü durumuna adeta ayna tutan ilginç yorumdan bazı bölümleri beraber okuyalım:
Okuyalım. 
"Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.


Bu ülke, korkulduğu gibi ırk ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı.

Cumhuriyet boyunca süren 'kültürel bölünme' artık iyice keskinleşti.

Bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, karı-koca birlikte hiç lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise, kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah'a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı'daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kültürel bir zemin yok.

Hayatları, inanışları, zevkleri birbirinden farklı.

Hatta birbirine düşmanca...

* * *

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmıştır.

Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Ve her seçimi kazanacak siyasi güçleri var.

İkinci grup ise azınlıkta... Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir çelişki ortaya çıkıyor.

Batılı olan 'ikinci grup' Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse, bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı'ya ve Batı'nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı'ya düşman olan kesim ise, iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı ile ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

* * *

Bu kültürel parçalanmada 'Ordu' önemli bir role sahip... Eğer birinci grubu desteklerse ve Batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında, birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor.

Bu iki grup, siyasi iktidar için son kez hesaplaşacak.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir bölümü ikinci grubun arkasında...

Cumhurbaşkanı seçimi, kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor... Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor.

Kısa bir gelecekte bölünme ve hesaplaşma kaçınılmaz görünüyor."

Rahmi Turan'ın tüm dünya basınını takip eden şahin gözleri sayesinde ulaştığımız bu makaleyle aydınlandık mı? Aydınlandık.

Şimdi bir de şuraya bakalım. Ahmet Altan'ın halen yazarlık yaptığı gazetem.net sitesindeki 27 Mayıs 2007 tarihli yazısından alıntı:

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.

Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.

Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı.

Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme” artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türküyle arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dansetmemiş, hiç karı koca birlikte lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, evlerinde floresan lamba yakan, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dansetmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah’a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmiş, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.

Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden farklı.

Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.

Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip.

Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı’nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor, “devletle” arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup parasal güç olarak da kuvvetli değil.

Dış dünyayla iş yapan, dışardan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.

İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor.

Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor.

Cuntalardan söz ediliyor.
Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

İlginç değil mi? Özellikle Rahmi Turan'ın Le Monde'dan yaptığı alıntının ardından "Elin yabancısı bile Türkiye'de yaklaşan tehlikeyi görüyor, biz ise hálá ahmakça tartışmalar içindeyiz!" demesi evlere şenlik. 40 yıllık Ahmet Altan oldu mu "elin yabancısı"?

Ülkemizde köşeciler "Ol mahiler ki deryayı içredir, deryayı bilmezler" misali küçük dünyalarının sırça köşkünden ibaret bir ufka sahip olduğu için "elin yabancısı" genellikle Türkiye'ye Türkiye'nin kendi  yazarlarından daha iyi analiz eder. Bu yazıdaki üslubu da Ahmet Altan'ınkine benzetemediğim, daha çok Türkiye'den bahseden bir yabancı muhabir kaleminden çıktığını hissettiğim için biraz daha araştırdım. Yanlışlıklar komedyasına devam...

Ahmet Altan'ın gazetem.net'te çıkmış olan yazısı Le Monde gazetesinde 13 Haziran 2007 tarihinde (ve tabi Fransızca) yayınlanmış ama başlığın altında gayet belirgin bir biçimde yazının Ahmet Altan'a ait olduğu belirtilmiş: http://www.lemonde.fr/cgi-bin/ACHATS/acheter.cgi?offre=ARCHIVES&type_item=ART_ARCH_30J&objet_id=993277

Tamamı sadece kayıtlı internet okurlarına açık olan yazının en altında da şöyle bir de ibare var:

Traduit de l’anglais par Gilles Berton Commentateur politique au quotidien ” Hurriyet “, auteur de fictions.

Yani diyor ki: "Politika Yorumcusu Gilles Berton tarafından günlük Hürriyet gazetesindeki İngilizce metinden tercüme edilmiştir."

Ahmet Altan'ın Hürriyet yazarı olduğu doğru ama bu yazı Hürriyet gazetesinde çıkmadı.


Ahmet Altan yazısını Hürriyet'te yayınlatmamış.

Belki de Hürriyet Daily News adlı İngilizce yayın yapan gazetede yayınlatmıştır ya da gazete onun bu yazısını alıntılamıştır, o sayede Gilles Berton'a tercüme etmek nasip olmuştur. Olamaz mı? Olamaz.

İşte Halep işte arşiv:


Ahmet Altan'ın öyle bir yazısı Hürriyet Daily News'ta da çıkmamış. Gizemli değil mi?

Hakkını yemeyelim Google'da şöyle bir arama yaparak Altan'ın bu yazısının İngilizce geçtiği kaynaklara (Spiegel dahil) ulaşmak mümkün ama hiçbiri kaynak olarak Hürriyet Daily News'u göstermemiş. Kendileri mi tercüme etmişler ne?

Daha da gizemlisi pek çok forward email'de bu yazının Türkçesinin aynen alıntılanıp Le Monde'nin Türkiye Muhabiri Guillaume Perrier'a ait olduğunun yazılması. Rahmi Turan da o tufaya düşenlerden olabilir. Aldığı her forward email'e kanmak köşecilerde sık görülen bir özellik.

Gizemi çözer mi yoksa derinleştirir mi bilmiyorum ama değerli Murat Erpuyan'ın http://www.ataturquie.asso.fr/modules.php?ModPath=phpBB2&ModStart=viewtopic&t=5275 adresindeki yorumundan bir alıntı yapıp konuyu daha da dallanıp budaklandırmadan kapatmak istiyorum.

(5) Gorulecegi gibi, Turkçe versiyon Fransizcasindan biraz farkli. Bazen kisaltmalar yapilmis, bazi bazi da eklentiler çikmis ortaya. Bazen cumlelerin yeri degismis. Hatta ufak (olmakla birlikte anlam bakimindan onemli) vurgu farkliliklari da var. Ancak Turkçe versiyonun basligi çok çarpici, irkitici ve iddiali. Ama Fransizca versiyon (yazinin asli) çok daha ilimli bir baslik tasiyor.

(6) Ama yazinin plani ayni... Cumlelerin %97'si ayni... İddia ve yorum tamamen ayni... Yani ayni yaziyla karsi karsiyayiz.

(7) O gunlerde Paris'teydim. Ve hemen ertesi gun Turkiye'yi çok iyi taniyan, buraya en az 30 yildan beri yilda 2-3 kez gelmis, Ankara'da ust duzeyde surekli temaslari olmus bir dostumla bulusmustum. Bana, gulumseyerek yazidan soz etti. Yazinin nasil da abartili oldugunu, hele hele "dunya savasi" argumaninin ne kadar fantezist oldugunu soyledi. "Sizde hayli sakaci yazarlar var" dedi.

( Zaten ben de saskinlik içindeydim. "Uçuncu dunya savasi iddiasina kadar uzanan bu yazi niye yazilmis ve Le Monde niye basmis" diye kendime kendime sormustum.

(9) Bu yazinin yayimlanmasindan kisa bir sure sonra Ahmet Altan'in bir kitabinin çevirisinin Fransa'da piyasaya suruldugunu gordum. O zaman "Ha! Kitabin ve yazarinin pazarlanmasi gibi bir amaç varmis belki de. Çarpici bir yazi ile 'Bu yazar da kim?' gibi bir merak yaratilmak istenmis" diye dusunmustum.





Eskiden Nevruz Kutlanır Mıydı
Dünyanın En Çok Satan Gazetesi
Deniz Baykal Ne Zaman İstifa Etti
Kim Ya Sev Ya Terk Et Dedi
Fatmagül'ün Suçu Ne Roman Değildir

LDP Tek Başına İktidar

Bahsettiğim LDP bizim yunus logolu parti değil. Japonya'nın en büyük partisinin adı da LDP. Üstelik açılımı bizdekinin aynısı: Libe...